Misyonum Sağlık ve BeslenmeBilgilendirme amaçlıdır; tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Aflatoksin Nedir? Gıda Güvenliği Açısından Riskleri ve Korunma Yöntemleri

Giriş: Gözle Görülmeyen Ama Ciddi Bir Gıda Güvenliği Tehdidi

Yediğimiz ve içtiğimiz gıdaların güvenliği, hem bireysel sağlığımız hem de toplum sağlığı açısından büyük önem taşımaktadır. Bu güvenlik risklerinden biri, gözle her zaman fark edilemeyen ancak ciddi sağlık sonuçlarına yol açabilen aflatoksin kontaminasyonudur. Aflatoksinler, belirli küf türleri tarafından üretilen ve gıda güvenliği literatüründe en zararlı mikotoksinler arasında değerlendirilen bileşiklerdir.

Bu toksinlerin gıdalara bulaşması yalnızca insan ve hayvan sağlığını değil, aynı zamanda tarım ve gıda sektöründeki ekonomik süreçleri de olumsuz etkileyebilmektedir. Bu yazıda, aflatoksinlerin ne olduğu, hangi gıdalarda bulunabildiği, vücuda alındığında yol açabileceği sağlık riskleri ve gıda güvenliği açısından alınabilecek önlemler bilimsel literatür çerçevesinde bilgilendirme amacıyla ele alınmaktadır.

Önemli not: Bu içerik genel bilgilendirme amaçlıdır; kişisel sağlık durumunuzla ilgili bir teşhis veya tedavi önerisi niteliği taşımamaktadır. Aflatoksin maruziyetine bağlı olabileceğini düşündüğünüz herhangi bir belirti fark ederseniz, mutlaka bir sağlık kuruluşuna başvurmanız önemle önerilir.

Aflatoksin Nedir?

Aflatoksinler, başta Aspergillus cinsi olmak üzere bazı küf (mantar) türleri tarafından üretilen mikotoksin adı verilen metabolitlerdir. Bilim literatüründe tanımlanmış 400'den fazla mikotoksin türü arasında aflatoksinlerin en zararlı grup olarak değerlendirildiği bildirilmektedir. Bugüne kadar tanımlanmış aflatoksin çeşidi sayısının 18 olduğu belirtilmektedir.

Aflatoksinlerin toksik, kanserojenik (kanser yapıcı), teratojenik (doğumsal anomalilere yol açabilen), hepatotoksik (karaciğere zarar verici) ve mutajenik (genetik materyalde değişikliğe yol açabilen) özellikler taşıdığı bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir.

Aflatoksinler Hangi Gıdalarda Bulunabilir?

Aflatoksinler; tahıllar, yağlı tohumlar, kuruyemişler, kahve, baharatlar, etler, süt ve süt ürünleri gibi birçok gıda maddesinde ve hayvan yemlerinde bulunabilmektedir. Bu toksinler yalnızca doğrudan kontamine gıdaların tüketilmesiyle değil, aynı zamanda kontamine yemle beslenen hayvanlardan elde edilen ürünler (et, süt gibi) yoluyla da insana ulaşabilmektedir.

Aflatoksin oluşumu; hasat, kurutma, depolama, işleme aşamalarında meydana gelebildiği gibi, ürün henüz tarlada veya bahçede yetişirken de ortaya çıkabilmektedir. Küflenmiş, renk değişimi veya kabarcıklanma gösteren ürünlerde aflatoksin bulunma olasılığı artabilmekle birlikte, bir gıdanın aflatoksin içerip içermediğinin kesin olarak belirlenmesi yalnızca laboratuvar analizleriyle mümkün olmaktadır; görsel değerlendirme tek başına yeterli değildir.

Aflatoksinin Vücuttaki Etkileri ve Sağlık Riskleri

Aflatoksinler vücuda alındığında akut veya kronik toksisiteye yol açabilmektedir. Toksisitenin derecesinin maruziyet düzeyi, maruziyet süresi (kısa veya uzun dönem), kişinin yaşı, cinsiyeti, beslenme alışkanlıkları ve genel sağlık durumu gibi çeşitli faktörlere göre değişebileceği belirtilmektedir.

Bilimsel çalışmalarda aflatoksin maruziyetinin şu sağlık sorunlarıyla ilişkilendirildiği bildirilmektedir:

  • Hepatit ve kronik gastrit
  • Reye sendromu
  • Böbrek hastalıkları
  • Karaciğer, böbrek, akciğer ve kolon kanserleri (aflatoksinler, uluslararası kanser araştırma kuruluşları tarafından Grup 1 kanserojen olarak sınıflandırılmıştır)

Aflatoksinin insan kordon kanında da tespit edildiği bildirilmiş olup, bu bulgu gebelik döneminde anneden bebeğe geçiş olasılığına işaret etmektedir. Gebe olan veya gebelik planlayan kişilerin gıda güvenliği konusunda ekstra dikkatli olması ve bu konuda gerekirse hekimlerine danışması önerilmektedir.

Vücutta Dağılım ve Atılım

Dolaşıma geçen aflatoksinlerin başlıca karaciğer ve kas dokusuna yöneldiği bildirilmektedir. Vücuda alınan aflatoksinin yaklaşık %75'lik kısmının ilk 24 saat içinde dışkı yoluyla, %15-20'lik kısmının idrar yoluyla, kalan kısmının ise değişmemiş haliyle veya metabolitleri şeklinde süt yoluyla atıldığı, yaklaşık %5-6'lık kısmının ise karaciğerde tutulduğu belirtilmektedir.

Akut Zehirlenme Belirtileri

Akut aflatoksin zehirlenmelerinde genellikle şu belirtiler bildirilmektedir:

  • Sarılık
  • İştahsızlık
  • Hemolitik anemi
  • İshal

Bu belirtilerin gözlenmesi, özellikle şüpheli gıda tüketimi sonrasında, gecikmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmasını gerektiren durumlar arasındadır.

Aflatoksin Maruziyeti Neden Bu Kadar Endişe Vericidir?

Aflatoksinler eser miktarlarda bile etkili olabilen, uçuculuğu düşük, ısıya ve çeşitli teknolojik işlemlere karşı dirençli bileşikler olarak tanımlanmaktadır. Bu özellikleri nedeniyle her ülkede belirli analiz programları ve denetim mekanizmaları ile gıda ve yemlerdeki aflatoksin düzeyleri takip edilmektedir.

Bir gıdada küf kontaminasyonu tespit edildiğinde, o gıdanın aflatoksinlerden tamamen arındırılmasının genellikle mümkün olmadığı bildirilmektedir. Ayrıca vücuda alınan aflatoksinin doğal detoksifikasyon süreçlerinin de tam ve yeterli olmadığı belirtilmektedir. Bu nedenle üretimden son tüketiciye ulaşana kadarki tüm aşamalarda bulaşmanın kontrol altında tutulmasının büyük önem taşıdığı vurgulanmaktadır.

Uzun vadede düşük dozda aflatoksine kronik maruziyetin, ciddi sağlık sonuçlarına yol açabileceği belirtilmektedir. Az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde besinlerin yaklaşık %25'inin mikotoksinler ve bunların metabolitleriyle kontamine olabileceği tahmin edilmektedir. Ayrıca bu toksinlerin yalnızca ağız yoluyla değil, küf sporlarının solunması veya cilt teması yoluyla da vücuda geçebileceği unutulmamalıdır.

Aflatoksin İçin Belirlenen Güvenlik Sınırları

Gıda güvenliği açısından, aflatoksin düzeyi yüksek ürünlerin tüketilmesi veya hayvan yemi olarak kullanılması hem insan hem hayvan hem de toplum sağlığı için risk oluşturabilmektedir. Bu nedenle uluslararası düzeyde belirlenmiş üst sınır değerleri bulunmaktadır ve bu değerlerin aşılmaması önerilmektedir.

Genel referans olarak, riskli gıdalarda AFB1, toplam aflatoksin ve AFM1 için sırasıyla yaklaşık 5,0; 10,0 ve 0,5 µg/kg gibi maksimum değerlerden bahsedilmektedir. Bu değerler ülkeden ülkeye ve gıda türüne göre farklılık gösterebilmektedir; güncel ve resmi sınır değerler için ilgili ülkenin gıda güvenliği otoritelerinin yayınlarına başvurulması önerilmektedir.

Aflatoksinlerin Giderilmesi ve Detoksifikasyon Yöntemleri

Bilimsel literatürde aflatoksinlerin yapısal olarak parçalanması (degradasyon) veya etkisiz hale getirilmesi (inaktivasyon) için çeşitli kimyasal ve fiziksel yöntemler araştırılmıştır.

Kimyasal Yöntemler

Sodyum hipoklorit, klorindioksit, klor gazı gibi bileşikler; organik ve inorganik asitler gibi hidrolitik ajanlar; sodyum hidroksit, amonyum hidroksit ve potasyum hidroksit gibi alkali bileşiklerle aflatoksin degradasyonunun sağlanabileceği bildirilmektedir. Ancak bu kimyasalların bir kısmının gıda endüstrisinde kullanılmakla birlikte, çoğunun toksik kalıntı bırakabildiği, besin içeriğine zarar verebildiği ve ürünün tat, koku, renk, tekstür ile fonksiyonel özelliklerini olumsuz etkileyebildiği belirtilmektedir. Bu nedenle bu yöntemlerin geniş çaplı kullanımının uygun görülmediği vurgulanmaktadır.

Fiziksel Yöntemler

Mikrodalga ile ısıtma, ozon uygulaması (ozonlama) ve amonyak muamelesi gibi fiziksel ve kimyasal yöntemlerin, aflatoksinle kontamine olmuş gıdaların detoksifikasyonu için araştırıldığı bildirilmektedir. Ozon (triatomik oksijen, O3), güçlü bir dezenfektan ve oksitleyici ajan olarak tanımlanmakta ve bu alanda geliştirilen yöntemlerden biri olarak değerlendirilmektedir.

Mikotoksinlerin gama ışınları radyasyonu ve UV radyasyonuna karşı da duyarlı olduğu, bu yöntemlerin inaktivasyon amacıyla araştırıldığı bildirilmektedir.

Adsorban Kullanımı

Aflatoksinlerin detoksifikasyonunda adsorban maddelerin kullanımı da araştırılan yöntemler arasındadır. Sorbentler, killer ve aktif karbon ile işleme, gıdalardaki bazı aflatoksinlerin detoksifikasyonuna yardımcı olabilmektedir. Hidratlı sodyum kalsiyum alüminosilikatlar, fillosilikatlar, bentonit ve zeolit gibi farklı inorganik bileşiklerin de aflatoksin detoksifikasyonunda etkili ajanlar olarak literatürde rapor edildiği belirtilmektedir. Adsorban kullanımının, ikincil metabolit üretimini azaltarak gıdanın raf ömrünü uzatmaya da katkıda bulunabileceği değerlendirilmektedir.

Bu yöntemlerin büyük çoğunluğu endüstriyel ve laboratuvar düzeyinde araştırma konusu olup, ev ortamında aflatoksinli gıdaların güvenli hale getirilmesi mümkün değildir. Şüpheli görünen, küflenmiş veya kokusu değişmiş gıdaların tüketilmemesi en güvenli yaklaşımdır.

Aflatoksinden Korunmak İçin Neler Yapılabilir?

Bireysel düzeyde aflatoksin maruziyetini azaltmaya yönelik bazı genel öneriler şu şekilde sıralanabilir:

  • Küflenmiş, renk değişimi göstermiş veya kokusu bozulmuş gıdaları tüketmemek
  • Özellikle kuruyemiş, tahıl ve baharat gibi ürünleri uygun koşullarda (kuru, serin ve havadar ortamda) saklamak
  • Aynı ürünleri uzun süre ve düzenli olarak tüketiyorsanız, bu ürünlerin kaynağını ve saklama koşullarını gözden geçirmek
  • Güvenilir, denetimli üreticilerden ve satış noktalarından alışveriş yapmak
  • Şüpheli görünen ürünleri tüketmek yerine atmayı tercih etmek

Toplum sağlığı açısından, tarladan tüketiciye kadar olan tüm süreçlerde mikotoksin kontaminasyonunun önlenmesine yönelik denetim ve eğitim faaliyetlerinin sürdürülmesinin büyük önem taşıdığı vurgulanmaktadır.

Sık Sorulan Sorular (SSS)

1. Aflatoksin nedir ve neden zararlıdır? Aflatoksin, bazı küf türleri tarafından üretilen ve toksik, kanserojenik özellikler taşıyan bir mikotoksin grubudur. Gıdalar yoluyla vücuda alındığında karaciğer başta olmak üzere çeşitli organları olumsuz etkileyebilmekte ve bazı kanser türleriyle ilişkilendirilmektedir.

2. Aflatoksin hangi gıdalarda daha sık bulunur? Tahıllar, yağlı tohumlar, kuruyemişler, kahve, baharatlar ile bu ürünlerle beslenen hayvanlardan elde edilen et ve süt ürünleri, aflatoksin bulaşma riski taşıyan gıdalar arasında sayılmaktadır.

3. Aflatoksinli bir gıda pişirilerek güvenli hale getirilebilir mi? Hayır, genel olarak mümkün değildir. Aflatoksinler ısıya ve çeşitli işleme yöntemlerine karşı oldukça dirençlidir. Bu nedenle şüpheli gıdaların pişirilerek "temizlenmesi" güvenilir bir yöntem olarak değerlendirilmemektedir.

4. Aflatoksin maruziyeti nasıl anlaşılır? Akut maruziyette sarılık, iştahsızlık, ishal gibi belirtiler görülebilir; ancak kronik düşük doz maruziyet çoğu zaman belirgin bir belirti vermeden uzun vadeli sağlık sorunlarına yol açabilir. Şüpheli durumlarda laboratuvar testleri ve hekim değerlendirmesi gerekmektedir.

5. Görünüşte normal olan bir gıdada aflatoksin bulunabilir mi? Evet, mümkündür. Aflatoksin varlığının kesin olarak belirlenmesi yalnızca laboratuvar analizleriyle yapılabilmektedir; gıdanın görünüşü tek başına güvenilir bir gösterge değildir.

6. Aflatoksinden tamamen korunmak mümkün müdür? Aflatoksin maruziyetini tamamen ortadan kaldırmak günümüz koşullarında oldukça zordur; ancak doğru saklama koşulları, güvenilir kaynaklardan alışveriş ve düzenli denetimlerle maruziyet riski önemli ölçüde azaltılabilmektedir.

Sonuç

Aflatoksin, gözle her zaman fark edilemeyen ancak insan ve hayvan sağlığı açısından ciddi riskler taşıyan bir gıda güvenliği sorunudur. Başta karaciğer olmak üzere birçok organı etkileyebilen, kanserojen özellikleri bilimsel çalışmalarla desteklenen bu toksinlerin, tahıllardan kuruyemişlere, süt ürünlerinden baharatlara kadar geniş bir gıda yelpazesinde bulunabildiği bilinmektedir.

Aflatoksinlerin ısıya ve çeşitli işleme yöntemlerine karşı dirençli olması, bulaşmanın önlenmesini ev ortamındaki basit yöntemlerden daha çok, üretimden tüketime kadar olan tüm tedarik zincirinde alınacak önlemlere bağlı kılmaktadır. Bu nedenle uluslararası ve ulusal düzeyde belirlenen güvenlik sınırlarına uyulması, düzenli denetimlerin sürdürülmesi ve tüketicilerin bu konuda bilinçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Bireysel düzeyde alınabilecek en pratik önlemler arasında, küflenmiş veya şüpheli görünen gıdaların tüketilmemesi, ürünlerin uygun koşullarda saklanması ve güvenilir kaynaklardan alışveriş yapılması sayılabilir. Sonuç olarak, aflatoksin ve benzeri mikotoksinlerle mücadelede hem bireysel farkındalığın hem de toplumsal ve kurumsal denetim mekanizmalarının bir bütün olarak ele alınması, hem bugünün hem de gelecek kuşakların sağlığının korunması açısından kritik bir öneme sahiptir.


Bu içerik bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Tanı ve tedavi amacı taşımaz. Sağlık durumunuzla ilgili kararlar için doktorunuza veya ilgili sağlık uzmanına danışınız.

Kirlilik ve ... Kirliliği

Kirlilik nedir?

Kirlilik, insan sağlığına veya genel olarak hayata zararlı elementlerin veya maddelerin varlığıdır.

Kirlilik, çevrenin ve bileşenlerinin değişmesi veya bozulmasıdır.

Sağlık ve biyolojik çeşitlilik üzerinde olumsuz bir etkisi vardır.

İnsanlarda ciddi hastalıklara, türlerin yok olmasına ve gezegende genel bir dengesizliğe neden olabilir.

Çevre kirliliği nelerden oluşur?

Çevre kirliliği, erken yaşamdan itibaren çeşitli sağlık problemlerine neden olmaktadır.

En önemli zararlı etkilerden bazıları, perinatal bozukluklar, bebek ölümleri, solunum bozuklukları, alerji, maligniteler, kardiyovasküler bozukluklar, oksidatif stres artışı, endotel disfonksiyonu, zihinsel bozukluklar ve çeşitli diğer zararlı etkilerdir.

Birçok hastalık, organ bozukluğu, kanser ve diğer kronik hastalıklardan kaynaklanan artmış morbidite ve mortalite riski ile bağlantılı olduğunu ortaya koymuştur.

Çevre Kirliliğinin Sınıflandırılmasında 4 önemli etken söz konusudur:

1-Fiziksel 2-Kimyasal, 3-Biyolojik ve 4-Elektromanyetik Kirlenme

Kirlilik Çeşitleri

Hava kirliliği

En yaygın ve en tehlikeli çevre kirliliğidir.

Havadaki oksijen miktarının azalıp zararlı gazların artması sonucu oluşur.

Aynı zamanda normal seviyenin üstündeki su buharı ve toz da hava kirliliğini arttırır.

Sınır değer: Dünya Sağlık Örgütü PM10 sınır değerleri olarak günlük ortalamada 50 µg/m3'ü önerirken yıllık ortalama değer ise 20 µg/m3 'tür

Su kirliliği

Suların içerisinde karışan plastik ve sentetik maddeler, tarım uygulamaları birçok kronik rahatsızlığın başlıca nedenidir.

Nükleer santrallerden ve üretim tesislerden çıkan kimyasalların önce toprağa sonra yer altı sularına karışması, hayvanların ve bitkilerin zarar görmesine neden olur.

Toprak kirliliği

Toprak kirliliği, insan nüfusunu etkileyen en büyük üç kirlilik türünden bir diğeridir.

Toprak kirliliği; atılan gübre veya pestisitler, kimyasal maddeler ve plastik materyallerle ayrıca endüstriyel, askeri nedenler ve maden çıkarma ile meydana gelir.

Arazideki kirlilik yer altı ve yer üstü sularına karışabilir.

Plastik ve Mikroplastik Kirliliği

Plastikler bir dönem ihtiyaca binaen çok işe yaradı, halen kullanılıyor. Ancak, çevrede uzun süre yaklaşık 1000 yılda yok olması, içindeki zararlı kimyasallar ve mikroplastik öğeler nedeniyle insan ve diğer canlıları içeren tüm doğal unsurlara zarar verdiği artık iyice bilinmektedir.

Deniz, Su ve Toprak kirlenmesine ciddi oranda neden olmaktadır.

Artık plastik kullanımını hızlıca bırakmamız ve üretimden kaldırmamız gerekiyor, en kötü senaryo ile de geri dönüşümlerle tekrar ve tekrar kullanılması bu zararı azaltabilir.

Gürültü kirliliği

Herhangi bir şeyin normal ses tonundan daha fazla ses çıkarmasıyla oluşan kirliliktir.

İnsan sesleri, hayvan sesleri, trafikte motorlu araçların çıkardıkları sesler ve korna sesleri, sesli müzik bu kirlilikte rol oynayan temel faktörlerdir.

Dünya Sağlık Örgütü, yerleşim alanlarında olması gereken maksimum gürültü sınırını 50 desibel olarak belirtmiştir ancak günümüzde bu gürültü seviyesi 98 desibeldir.

Gürültü kirliliği insanlarda ve hayvanlarda kalıcı işitme kaybına ve bazı hastalıklara neden olmaktadır.

Termal kirlilik

Termal kirlilik çevre suyunun sıcaklığını değiştiren herhangi bir işlem ile suyun kalitesinin bozulmasıdır.

Termal kirliliğin yaygın sebebi kaynağı fabrikalar, elektrik ve nükleer santrallerdir.

Su soğutucu olarak kullanıldığında, doğal çevreye yüksek sıcaklıklarda geri döner.

Bu sıcaklık değişimi oksijen miktarını düşürür ve ekosistemin yapısını etkiler.

Radyoaktif kirlilik

Radyoaktif kirlenme radyoaktif maddelerin yüzeylerde veya katılar, sıvılar ve gazlar içinde kasıtsız ve istemeden bulunması durumudur.

Böyle kirlenmeler atık maddelerin radyoaktif bozulmalarından dolayı alfa veya beta parçacıkları
, gama ışınları ya da nötronlar gibi iyonlaşan zararlı radyasyon yayması açısından risk arzeder.

Yaygın radyoaktif kirlenmelere örnek Marshall Bikini Mercanadası, Amerika Rocky Flats, Japonya Fukushima ve Sovyetler Çernobil felaketleri verilebilir.

Elektromanyetik kirlilik

Elektromanyetik kirlilik, yaşadığımız alanlarda bulunan elektrik akımı taşıyan kablolar, radyo ve televizyon vericileri, cep telefonları ve baz istasyonları, yüksek gerilim hatları, trafolar, mikrodalga yayan ev aletleri, bilgisayarlar vb.nin yarattığı, insanın ve diğer canlıların üzerinde bozucu etkiler yaratan “elektromanyetik alanlar” dır.

Güneş, uzak yıldızlar ve yıldırımlar.

Işık kirliliği

Işık kirliliği, ışığın canlıları rahatsız edecek şekilde yanlış kullanılmasıdır. Yanlış yönde ve miktarda, yanlış yerde ışık kullanımı hem ekonomik kayıp hem de rahatsız edici bir durumdur.

Işık kirliliği farklı şekillerde gerçekleşir; "ışık taşması", "kamaştırıcı ışık", "aşırı ölçüde ışık", "gökyüzü aydınlatmaları", şeklinde gruplandırılır.

Işık; insanda uyumaya yardımcı olan melatonin hormonu salgılanmasını engeller

Görüntü kirliliği

Genelde insan faaliyetleri sonucu oluşan, uyumsuz, düzensiz, negatif algı yaratan manzaralar görüntü kirliliği olarak adlandırılılır.

Kirli sular, mimari güzellikten yoksun binalar, gecekondular, çevredeki renk uyumsuzlukları, basık ortamların çokluğu gibi faktörler bu kirliliğin başlıca sebepleridir.

Görüntü kirliliği, insanlarda psikosomatik hastalıklara neden olmasının yanı sıra, öfke, sinir ve davranış bozukluğu gibi kötü sonuçlara da yol açabilmektedir.

Bunlara ilaveten en önemli kirlilikler;

Vücut kirliliği

İnsan su ile temizlenmeyi öğrendikten sonra vücut kirliliği daha az olmaktadır.

Kirli bir vücut, yıkanmamış bir vücutta; vücut metabolizmasından kaynaklanan, deri ve ter kokusu, bakterilerin eşlik ettiği kokular ortaya çıkar.

Cildimizde zaten bulunan, günlük yaşamda toz ve diğer ürünlerle temas ile daha da artan bakteriyel kirlilik sözkonusu...

Yıkanmamış elbiselerin uzun süre vücutta kalması bu kirliliği daha da arttırır.

Vücut kirliliği, mikrobiyolojik kirlenme ile daha da ilerler…

Her türlü hastalığın zemini oluşur….

Transgenik kirlilik

Transgenik yöntemlerle başka türlerden bir türe ait populasyona gen aktarımı.

Genetik çeşitliliğin artmasına neden olduğu gibi bazı alerjik reaksiyonlar oluşturabilir veya zararlı alellerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

Ayrıca populasyon içindeki türlere kolayca da yayılabilir.

Bilgi kirliliği

Bilgi kirliliği yanlış, abartılı, yanlı ve doğruluğu kanıtlanmamış bilgilerin kasten, bazen iyi bazen de kötü niyetle yayılması

Kişisel ve toplumsal gelişim negatif etkilenir

Her zaman kötü sonuçlar doğurması söz konusudur

Araştırma, geliştirme, eleştirme ve sorgulama ortadan kalkar

Bilginin değerli bir şey olmadığı algısı ortaya çıkar

Psikolojik ve sosyolojik yaralanmaya yol açar

Genel Anlamda Kirlilik aşağıdaki etkilere sahip olabilir:

Kişinin ölümü

İnsanları, hayvanları ve doğayı etkileyen hastalıklar

Türlerin yok olması

Çölleşme

Genetik mutasyonlar

Anormal doğa olayları

Her türlü kirlilikle İnsanoğlunun mücadele etmesi, çevresini bilgilendirmesi gerekir.

Eğer bunları yapmıyorsak, gelecek kuşakları kötü bir dünyada bırakıyor olacağız…

Sistem

Neden bu konuyu seçtim. Bazıları için oldukça bilinir bir konu, bazıları içinse bilinir ama karışık bir konu, bazılarımız için ise bir kaçı haricinde bilinmez bir konudur.
-Vücudumuzda kaç sistem var?
-Bu sistemler nelerdir?
-Sistemlerimiz Hangi Organlardan Oluşur ve Ne Yaparlar?
Tüm vücudumuzda bulunan 11 adet sistem eksiksiz olursa ve aksamadan çalışırsa vücut sağlığı ve bütünlüğü korunur, aksi taktirde rahatsızlıklar, hastalıklar ve organ problemlerinin yarattığı diğer sorunlarla uğraşırız….
Tüm sistemler birbirleriyle iletişim halindedir. Birindeki aksama diğerlerine de yansır.
En sık gördüğümüz kronik hastalıklar; diabet, kanser, kalp-damar ve sindirim sistemi hastalıkları, nörodejeneratif hastalıklar, obesite, yaşlılık ve infertilite’dir. Yaşlılık aslında doğal bir süreçtir ama tartışmalı…
Bu hastalıkların oluşmasında normal işlemesi gereken mekanizmaların işlememesi, olmaması veya bozulması söz konusudur.
Bu 3 önemli mekanizmanın bozulması da 11 adet sistemimizi olumsuz yönde etkiler.
Dokularımızı Hücreler oluşturur. Dokularımız; Epitel, Kemik, Bağ, Kan, Kas, Sinir ve Kıkırdak Dokuları şeklindedir. Bunlar birleşerek organlarımızı meydana getirirler. Organlar ise Sistemleri oluşturur…
-Sistemler:
1) Lenfatif Sistem
Hem dolaşım sisteminin hem de bağışıklık sisteminin bir parçasıdır. Geniş bir lenf ağından, lenfatik damarlardan, lenf düğümlerinden, lenfatik veya lenfoid organlardan ve lenfoid dokulardan oluşur.
Lenfatik sistemin yönü periferden merkeze doğrudur. İçindeki lenf sıvısı kalbe doğru akar. İçinde bol miktarda lenfositler bulunur. Lenfositler bağışıklıkta ana elemanlardan biridir.
Kalp damar sistemi tarafından hücreler ve hücrelerarası dokuya gönderilen kanın venöz dönüşten sonraki kalan plazma kısmını  kalbe geri taşır.
Barsaktan emilen uzun zincirli yağ asitleri şili olarak lenf yoluyla taşınarak KC’e uğramadan direk olarak torasik seviyede subklavian arter yoluyla dolaşıma verilir.
Vücudumuzda birincil ve ikincil lenf organları vardır. Birincil olanlar; kemik iliği ve timus; ikincil olanlar dalak ve lenf düğümleridir. Ayrıca; farklı dokular içinde bu sisteme hizmet eden lenf alanları bulunmaktadır.
2) Solunum Sistemi
Burun, ağız, yutak, gırtlak, soluk borusu trakea, akciğer, bronş, bronşcuk ve hava kesesi alveollerden oluşur. Amacı hücrelerden gelen karbondioksitli kanın oksijenle değiştirilmesini sağlamaktır.
3) Sindirim Sistemi
Ağız ile başlar, kakamızı yaptığımız anüse kadar devam eder. Ekranda tüm gastro intestinal sistemi görebiliriz…
Besinleri ağız yoluyla alır ve içindeki molekülleri ayrıştırdıktan ve vücut içine gönderdikten sonra kalan posayı kaka yoluyla toksinlerle birlikte dışarı atar.
Karaciğer, Safra Kesesi ve Pankreas az önce söylediğim işlevleri kolaylaştırmak için yardımcı olur. Karaciğer metabolik faaliyetlerin en önemli merkezidir.
Günümüzde çok iyi anlaşılmıştır ki; barsak lümeni içinde mikrobiyota denilen ve hücrelerimizden daha fazla sayıda, çok önemli ve özel işlevleri bulunan ve her türlü yararlı molekülleri üreten, ikinci beyin olarak adlandırılan, doğumdan sonra kişilerin yaşına, yaşadığı bölgeye, sağlıklı ve hastalıklı olup olmamasına göre şekillenen faydalı bakteriler bulunur.
4) Üriner Sistem
Böbrekler, böbrekler mesane arasındaki 20-25 cm uzunluğunda tüpler yani Üreterler, idrarımızı depolayan ve işemeyi sağlayan Mesane, mesaneden çıkan idrarın atılmasını sağlayan alt idrar yollarından yani Üretradan oluşur.
Üriner sistem; metabolizma sonucu oluşan veya dışarıdan aldığımız toksik maddelerin vücudumuzdan idrar oluşturarak atılmasını sağlar. Kompleks bir mekanizma ile idrar üretir. 5) Üreme Sistemi
Kuşakların ve türün devamlılığını sağlayan en önemli sistemdir. Erkek ve Kadında farklılıklar gösterir.
6) Kas Sistemi
Hareket etmemizi sağlar. Vücudumuzda çizgili ve düz kaslar olmak üzere iki tip kas vardır. Çizgili kaslar isteğe bağlı olarak çalışırken düz kaslar otonom olarak çalışırlar. Yani kontrolümüzde değildir. İstisna olarak kalp kası çizgili kas olmasına rağmen otonom çalışır.
7) İskelet Sistemi
Kemikler ve kıkırdaklardan oluşmuştur. Eklemler ile birbirilerine bağlıdırlar. Eklemlerin içinde stabilizasyonu sağlamak için çeşitli bağlar bulunur.
Vücudun dik durmasını sağlar.
İç organları dış etkilerden korur.
Kemik iliğinde kan hücreleri üretilir.
Kalsiyum ve fosfor gibi mineralleri depolar.
İç organlara ve kaslara tutunma yüzeyi sağlar.
Kasların yardımıyla vücudun hareket etmesini sağlar.
8) Sinir Sistemi
Vücudun içinin ve dış çevresinin algılamasına yol açarak, bilgi elde ederek ve elde edilen bilgiyi işleyerek, vücut içerisinde sinir hücreleri ağı sayesinde sinyallerin farklı bölgelere iletimini sağlar, organların, kasların aktivitelerini düzenler.
Sinir sistemi iki bölümden oluşur. Merkezi sinir sistemi (MSS) ve periferik sinir sistemi (PSS). MSS, beyin ve omurilikten oluşur. Kafatasının içindedir. Periferik sinir  sistemi sayesinde sinirler vücudumuzun her yerindedir.
9) Endokrin Sistem
10) Kan, Bağışıklık ve Kalp-Damar Dolaşım SistemiKan, atardamar, toplardamar ve kılcal damarlardan oluşan Kalp-damar dolaşım sistemi içinde dolaşan; akıcı plazma ve hücrelerden (alyuvar-eritrosit, akyuvar-lökosit ve pıhtılaşma hücreleri-trombosit) meydana gelmiş kırmızı renkli hayati özelliğe sahip bir sıvı.
Plazma içinde globülin, albümin, fibrinojen ve immunglobulinler gibi bir çok fonksiyonda rol alan proteinler bulunur.
Kan; lenfatik sistem ile birlikte diğer lenf organları ve bağ dokusu sistemiyle beraber bağışıklık sisteminin en önemli unsurlarının başında yer alır.
Kalp-damar dolaşım sistemi ise; kalp, atardamar-arter, toplardamar-ven ve kılcal damarlardan oluşan vücudun her yanına dağılmış bulunan yaklaşık 40 bin km’lik içi endotel ile döşeli bir tüneldir.
11) Örtü Sistemi
Vücudumuzun her tarafı deri ile kaplıdır. Deri ile birlikte saç, tüyler, tırnaklar ve deri bezleri ile onların ürünlerini-ter gibi kapsar. Dış çevre ile vücudu ayırır ve vücudu dış çevreye karşı korur.
Sistemlerin birbiriyle uyumlu çalışması gerekir. Vücudumuzun çarklarıdır bunlar. Dişlilerin eksiksiz olması metabolizmamızın mükemmel çalışacağının hedefini gösterir bizlere.
Eğer bir sistemde sıkıntı varsa yakın veya uzak bir gelecekte diğer sistemleri de etkileyecektir. O nedenle vücudumuz için önemli olan mekanizmaları tekrar hatırlatarak videoma son noktayı koymak istiyorum.
Hastalıkların oluşumunda en önemli bu 3 mekanizmanın birbirleriyle bağlantılı olduğunu unutmayalım: 1-Endotel Disfonksiyonu ve Nitrik Oksit Eksikliği, 2-Oksidatif stres ve antioksidan eksikliği, 3-İnflamasyon.
Bunların birinin eksikliği ve ortaya çıkışı metabolizmanın tüm çarklarını, dolayısıyla sistemlerden birini etkileyen herhangi bir bozukluk; sonuç olarak domino etkisi yaratarak diğer sistemleri ve tüm vücudumuzu etkiler.

Endokrin sistem; iç salgı bezleri, hormon üreten dokular, hormonlar ve hormon reseptörlerinden oluşmaktadır. Endokrin bezleri arasında epifiz, hipofiz, tiroid, paratiroid, timus ve böbrek üstü bezleri bulunmaktadır. Bunlara ilaveten; Hormon salgılayan çeşitli organ ve dokular da mevcuttur. Örneğin bu organlar arasında hipotalamus, kalp, mide, pankreas, kadında yumurtalıklar ve erkekte testisler vardır. Endokrin sistemin bezleri ve dokuları çoğunlukla birbirlerinden ayrılırken bütün bir sistem olarak harmoni şeklinde, uyumlu olarak çalışmaktadır.

Satranç

     Satranç oyunu nasıl oynanır?

  1. Oyuna her zaman beyaz taşlar başlar. Klasik satranç takımlarındaki renkler siyah-beyaz şeklindedir. Ama, bazı özel yapılmış satranç takımlarında her türlü şekil, figür ve renk bulunabilir.
  2. İki kişiyle oynanır.
  3. Her oyuncunun 16 taşı vardır. Bunlardan sekizi piyondur ve önde yer alır. Diğer taşlar bir adet şah, bir adet vezir, 2 adet fil, 2 adet at ve 2 adet kaledir.
  4. İki taş aynı karede yer alamaz.
  5. Her oyuncu sıra ona geldiğinde hamle yapmak zorundadır.
  6. Satranç oyununda süre sınırlaması yoktur. Bazı turnuva oyunlarında zaman sınırlaması mümkündür.
  7. Oyundaki en değerli taş şahtır. Şah sıkıştırılıp kaçacak yeri olmadığında oyun sona erer. Satranç oyununun amacı, rakibin şahını mat etmektir. Bir başka deyimle, karşınızdaki rakibin şahının bulunduğu kareyi tehdit altına almak ve rakibin, tehdit altında olmayan bir başka kareye kaçışının ya da tehdidi engelleyecek başka bir hamlesinin mümkün olmamasıdır. 
Satranç okullarda, kulüplerde ve internet ortamında öğrenilebilir. Ayrıca satranç ile ilgili kitaplar yazılmıştır. Kitaplardan da satranç öğrenilebilir. Ancak en önemlisi satranç oyununun bir mentor aracılığıyla öğrenilmesidir. Mentor olan kişinin satranç oyunlarında ve turnuvalarda başarılı sonuçlar almış olması, tecrübesinin olması satranç oynayacaklar için yeni öğrenme aşamasından turnuvalarda başarı üstüne başarı alınabilecek düzeye gelinmesinde oldukça olumlu neticelere yol açar.

Satranç turnuvalarında heyecan çok fazladır. Her 2 oyuncunun satranç saati vardır ve saati kullanmak, zamana karşı güzel hamleler yapmak başarıda önemlidir. Bunları öğrenebilmek ve uygulayabilmek için devamlı pratikler yapmak, mentor eşliğinde hamleleri gözden geçirmek, turnuva oyuncusu olabilmek için hayalde satranç masalarında oyunlar oynamak, daha önce oynanmış oyunların analizlerini yapmak gerekir.
Satranç, her yaşta öğrenilebilecek ve oynanabilecek bir oyundur. Zeka gelişimine katkıda bulunur. Yaşlılıkta oluşabilecek nörodejeneratif hastalıkları geciktirir. Öğrenmesi ve oynanması kolaydır. 

Çocuklarınıza satranç öğretin, siz bilmiyorsanız birlikte öğrenin ya da onların öğrenmesi için mentorlar bulun.....