Misyonum Sağlık ve BeslenmeBilgilendirme amaçlıdır; tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Sistem

Neden bu konuyu seçtim. Bazıları için oldukça bilinir bir konu, bazıları içinse bilinir ama karışık bir konu, bazılarımız için ise bir kaçı haricinde bilinmez bir konudur.
-Vücudumuzda kaç sistem var?
-Bu sistemler nelerdir?
-Sistemlerimiz Hangi Organlardan Oluşur ve Ne Yaparlar?
Tüm vücudumuzda bulunan 11 adet sistem eksiksiz olursa ve aksamadan çalışırsa vücut sağlığı ve bütünlüğü korunur, aksi taktirde rahatsızlıklar, hastalıklar ve organ problemlerinin yarattığı diğer sorunlarla uğraşırız….
Tüm sistemler birbirleriyle iletişim halindedir. Birindeki aksama diğerlerine de yansır.
En sık gördüğümüz kronik hastalıklar; diabet, kanser, kalp-damar ve sindirim sistemi hastalıkları, nörodejeneratif hastalıklar, obesite, yaşlılık ve infertilite’dir. Yaşlılık aslında doğal bir süreçtir ama tartışmalı…
Bu hastalıkların oluşmasında normal işlemesi gereken mekanizmaların işlememesi, olmaması veya bozulması söz konusudur.
Bu 3 önemli mekanizmanın bozulması da 11 adet sistemimizi olumsuz yönde etkiler.
Dokularımızı Hücreler oluşturur. Dokularımız; Epitel, Kemik, Bağ, Kan, Kas, Sinir ve Kıkırdak Dokuları şeklindedir. Bunlar birleşerek organlarımızı meydana getirirler. Organlar ise Sistemleri oluşturur…
-Sistemler:
1) Lenfatif Sistem
Hem dolaşım sisteminin hem de bağışıklık sisteminin bir parçasıdır. Geniş bir lenf ağından, lenfatik damarlardan, lenf düğümlerinden, lenfatik veya lenfoid organlardan ve lenfoid dokulardan oluşur.
Lenfatik sistemin yönü periferden merkeze doğrudur. İçindeki lenf sıvısı kalbe doğru akar. İçinde bol miktarda lenfositler bulunur. Lenfositler bağışıklıkta ana elemanlardan biridir.
Kalp damar sistemi tarafından hücreler ve hücrelerarası dokuya gönderilen kanın venöz dönüşten sonraki kalan plazma kısmını  kalbe geri taşır.
Barsaktan emilen uzun zincirli yağ asitleri şili olarak lenf yoluyla taşınarak KC’e uğramadan direk olarak torasik seviyede subklavian arter yoluyla dolaşıma verilir.
Vücudumuzda birincil ve ikincil lenf organları vardır. Birincil olanlar; kemik iliği ve timus; ikincil olanlar dalak ve lenf düğümleridir. Ayrıca; farklı dokular içinde bu sisteme hizmet eden lenf alanları bulunmaktadır.
2) Solunum Sistemi
Burun, ağız, yutak, gırtlak, soluk borusu trakea, akciğer, bronş, bronşcuk ve hava kesesi alveollerden oluşur. Amacı hücrelerden gelen karbondioksitli kanın oksijenle değiştirilmesini sağlamaktır.
3) Sindirim Sistemi
Ağız ile başlar, kakamızı yaptığımız anüse kadar devam eder. Ekranda tüm gastro intestinal sistemi görebiliriz…
Besinleri ağız yoluyla alır ve içindeki molekülleri ayrıştırdıktan ve vücut içine gönderdikten sonra kalan posayı kaka yoluyla toksinlerle birlikte dışarı atar.
Karaciğer, Safra Kesesi ve Pankreas az önce söylediğim işlevleri kolaylaştırmak için yardımcı olur. Karaciğer metabolik faaliyetlerin en önemli merkezidir.
Günümüzde çok iyi anlaşılmıştır ki; barsak lümeni içinde mikrobiyota denilen ve hücrelerimizden daha fazla sayıda, çok önemli ve özel işlevleri bulunan ve her türlü yararlı molekülleri üreten, ikinci beyin olarak adlandırılan, doğumdan sonra kişilerin yaşına, yaşadığı bölgeye, sağlıklı ve hastalıklı olup olmamasına göre şekillenen faydalı bakteriler bulunur.
4) Üriner Sistem
Böbrekler, böbrekler mesane arasındaki 20-25 cm uzunluğunda tüpler yani Üreterler, idrarımızı depolayan ve işemeyi sağlayan Mesane, mesaneden çıkan idrarın atılmasını sağlayan alt idrar yollarından yani Üretradan oluşur.
Üriner sistem; metabolizma sonucu oluşan veya dışarıdan aldığımız toksik maddelerin vücudumuzdan idrar oluşturarak atılmasını sağlar. Kompleks bir mekanizma ile idrar üretir. 5) Üreme Sistemi
Kuşakların ve türün devamlılığını sağlayan en önemli sistemdir. Erkek ve Kadında farklılıklar gösterir.
6) Kas Sistemi
Hareket etmemizi sağlar. Vücudumuzda çizgili ve düz kaslar olmak üzere iki tip kas vardır. Çizgili kaslar isteğe bağlı olarak çalışırken düz kaslar otonom olarak çalışırlar. Yani kontrolümüzde değildir. İstisna olarak kalp kası çizgili kas olmasına rağmen otonom çalışır.
7) İskelet Sistemi
Kemikler ve kıkırdaklardan oluşmuştur. Eklemler ile birbirilerine bağlıdırlar. Eklemlerin içinde stabilizasyonu sağlamak için çeşitli bağlar bulunur.
Vücudun dik durmasını sağlar.
İç organları dış etkilerden korur.
Kemik iliğinde kan hücreleri üretilir.
Kalsiyum ve fosfor gibi mineralleri depolar.
İç organlara ve kaslara tutunma yüzeyi sağlar.
Kasların yardımıyla vücudun hareket etmesini sağlar.
8) Sinir Sistemi
Vücudun içinin ve dış çevresinin algılamasına yol açarak, bilgi elde ederek ve elde edilen bilgiyi işleyerek, vücut içerisinde sinir hücreleri ağı sayesinde sinyallerin farklı bölgelere iletimini sağlar, organların, kasların aktivitelerini düzenler.
Sinir sistemi iki bölümden oluşur. Merkezi sinir sistemi (MSS) ve periferik sinir sistemi (PSS). MSS, beyin ve omurilikten oluşur. Kafatasının içindedir. Periferik sinir  sistemi sayesinde sinirler vücudumuzun her yerindedir.
9) Endokrin Sistem
10) Kan, Bağışıklık ve Kalp-Damar Dolaşım SistemiKan, atardamar, toplardamar ve kılcal damarlardan oluşan Kalp-damar dolaşım sistemi içinde dolaşan; akıcı plazma ve hücrelerden (alyuvar-eritrosit, akyuvar-lökosit ve pıhtılaşma hücreleri-trombosit) meydana gelmiş kırmızı renkli hayati özelliğe sahip bir sıvı.
Plazma içinde globülin, albümin, fibrinojen ve immunglobulinler gibi bir çok fonksiyonda rol alan proteinler bulunur.
Kan; lenfatik sistem ile birlikte diğer lenf organları ve bağ dokusu sistemiyle beraber bağışıklık sisteminin en önemli unsurlarının başında yer alır.
Kalp-damar dolaşım sistemi ise; kalp, atardamar-arter, toplardamar-ven ve kılcal damarlardan oluşan vücudun her yanına dağılmış bulunan yaklaşık 40 bin km’lik içi endotel ile döşeli bir tüneldir.
11) Örtü Sistemi
Vücudumuzun her tarafı deri ile kaplıdır. Deri ile birlikte saç, tüyler, tırnaklar ve deri bezleri ile onların ürünlerini-ter gibi kapsar. Dış çevre ile vücudu ayırır ve vücudu dış çevreye karşı korur.
Sistemlerin birbiriyle uyumlu çalışması gerekir. Vücudumuzun çarklarıdır bunlar. Dişlilerin eksiksiz olması metabolizmamızın mükemmel çalışacağının hedefini gösterir bizlere.
Eğer bir sistemde sıkıntı varsa yakın veya uzak bir gelecekte diğer sistemleri de etkileyecektir. O nedenle vücudumuz için önemli olan mekanizmaları tekrar hatırlatarak videoma son noktayı koymak istiyorum.
Hastalıkların oluşumunda en önemli bu 3 mekanizmanın birbirleriyle bağlantılı olduğunu unutmayalım: 1-Endotel Disfonksiyonu ve Nitrik Oksit Eksikliği, 2-Oksidatif stres ve antioksidan eksikliği, 3-İnflamasyon.
Bunların birinin eksikliği ve ortaya çıkışı metabolizmanın tüm çarklarını, dolayısıyla sistemlerden birini etkileyen herhangi bir bozukluk; sonuç olarak domino etkisi yaratarak diğer sistemleri ve tüm vücudumuzu etkiler.

Endokrin sistem; iç salgı bezleri, hormon üreten dokular, hormonlar ve hormon reseptörlerinden oluşmaktadır. Endokrin bezleri arasında epifiz, hipofiz, tiroid, paratiroid, timus ve böbrek üstü bezleri bulunmaktadır. Bunlara ilaveten; Hormon salgılayan çeşitli organ ve dokular da mevcuttur. Örneğin bu organlar arasında hipotalamus, kalp, mide, pankreas, kadında yumurtalıklar ve erkekte testisler vardır. Endokrin sistemin bezleri ve dokuları çoğunlukla birbirlerinden ayrılırken bütün bir sistem olarak harmoni şeklinde, uyumlu olarak çalışmaktadır.

Antioksidanlar: Vücudumuzu Nasıl Korurlar?

 

Antioksidanlar, sağlıklı beslenme ve genel wellness konularında en sık duyduğumuz kavramlardan biridir. Ancak bu kavramın gerçekte ne anlama geldiğini ve vücudumuzda nasıl bir rol oynadığını anlamak, sağlıklı yaşam konusunda bilinçli kararlar alabilmek açısından önemlidir.

Bu yazıda antioksidanların ne olduğunu, vücuttaki oksidatif stresle ilişkisini, hangi besinlerde bulunduklarını ve bilimsel çalışmalarda öne çıkan olası etkilerini ele alacağız. Amacımız, bu konuda bilimsel temelli ve dengeli bir bilgi sunmaktır. Belirtmek gerekir ki bu yazıda paylaşılan bilgiler genel bilgilendirme amaçlıdır ve kişiye özel bir takviye veya tedavi önerisi niteliği taşımaz. Kronik bir hastalığınız varsa veya herhangi bir antioksidan takviyesi kullanmayı düşünüyorsanız, mutlaka bir doktora danışmanızı öneririz.

Şimdi antioksidanların vücuttaki rolüne ve oksidasyon süreciyle olan ilişkisine daha yakından bakalım.

Antioksidan Nedir?

Antioksidan terimi, "oksidasyonu önleyen" anlamına gelmektedir. Oksidasyon ise vücudumuzdaki moleküllerin kimyasal yıkım sürecini başlatabilen, hücrelere ve genetik materyale zarar verebilen bir süreç olarak tanımlanmaktadır. Bu sürecin kontrolsüz şekilde devam etmesinin, çeşitli sağlık sorunlarıyla ilişkilendirildiği düşünülmektedir.

Antioksidanlar, bu oksidatif sürece karşı vücudu koruyan çeşitli molekülleri kapsayan geniş bir kategoridir. Vücudumuzda doğal olarak bulunan bazı antioksidan savunma sistemleri şunlardır:

  • Süperoksit dismutaz
  • Katalaz
  • Glutatyon peroksidaz
  • Glutatyon

Antioksidanlar hem vücut tarafından üretilebilir hem de gıdalar yoluyla dışarıdan alınabilir. Ancak günümüzde serbest oksijen radikallerine maruziyetin artmasıyla birlikte, vücudun kendi antioksidan savunma sisteminin bazı durumlarda yetersiz kalabileceği düşünülmektedir.

Antioksidan İhtiyacı Nasıl Ölçülür?

Antioksidan kapasitesi genellikle ORAC (Oksijen Radikali Absorbans Kapasitesi) skoru birimiyle değerlendirilmektedir. Bu skor, bir maddenin oksidan molekülleri nötralize etme kapasitesini ifade etmektedir.

Genel bir referans olarak, günlük rutin yaşam süren bir kişinin antioksidan ihtiyacının yaklaşık 4000-5000 ORAC skoru civarında olduğu belirtilmektedir. Çevresel kirliliğe (radyasyon, elektromanyetik dalgalar gibi) daha fazla maruz kalan kişilerin bu ihtiyacının daha yüksek olabileceği (8-10 bin ORAC skoru civarında) öne sürülmektedir. Kronik hastalık veya kanserle mücadele eden bireylerde ise bu ihtiyacın daha da artabileceği düşünülmektedir.

Günlük beslenmeyle genellikle 400-1200 ORAC skoru arasında antioksidan alınabildiği belirtilmektedir. Bu nedenle antioksidan ihtiyacının kişiye göre değerlendirilmesi gerektiği ve yaşlanmayla birlikte bu ihtiyacın artabileceği düşünülmektedir. Ancak bu değerlerin genel referanslar olduğunu ve kişisel ihtiyacın bir sağlık uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerektiğini belirtmek önemlidir.

Başlıca Antioksidan Moleküller

Bilimsel literatürde antioksidan özellik taşıdığı bilinen bazı moleküller şunlardır:

KategoriÖrnekler
VitaminlerA, C, D, E vitaminleri, B12 (kobalamin), folik asit
MinerallerSelenyum, çinko, manganez
Diğer bileşiklerKoenzim Q10, glutatyon, karnitin, arjinin
Bitkisel kaynaklı bileşiklerFlavonoidler, likopen, lutein, beta karoten, karotenoidler, astaksantin
Yağ asitleriOmega 3 (DHA)

Antioksidan-Oksidan Dengesi Neden Önemlidir?

Antioksidanların oksidasyon sürecini dengelemesi, çeşitli hastalıkların ortaya çıkma riskinin azaltılmasına katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. Bu dengenin bozulması durumunda, serbest radikallerin hücreler üzerindeki olumsuz etkisinin artabileceği ve oksidatif stresin baskın hale gelebileceği belirtilmektedir.

Antioksidan Fazlalığı da Bir Sorun Olabilir mi?

Vücuttaki dengelerin çoğunda olduğu gibi, antioksidan alımında da aşırıya kaçmanın faydalı olmayabileceğini belirtmek gerekir. Bazı çalışmalarda, aşırı miktarda alınan antioksidanların paradoksal olarak serbest radikal oluşumunu artırabileceği ve oksidatif stresi tetikleyebileceği öne sürülmektedir. Bu nedenle antioksidan alımında da dengeli bir yaklaşımın benimsenmesi önemlidir; yüksek dozlu takviyelerin doktor önerisi olmadan kullanılması önerilmez.

Antioksidan Açısından Zengin Besinler

Günlük beslenmede tüketilebilecek birçok antioksidan kaynağı bulunmaktadır. Aşağıda antioksidan içeriğiyle bilinen bazı besinler listelenmiştir:

  • Bitter çikolata, ceviz
  • Yaban mersini, çilek, ahududu, böğürtlen, goji berry
  • Enginar, lahana, brokoli, Brüksel lahanası, ıspanak
  • Pancar, havuç, kırmızı biber, patlıcan, soğan, sarımsak
  • Fasulye, mısır
  • Erik ve kuru erik, üzüm ve kuru üzüm, portakal, kiraz
  • Yeşil çay, kahve
  • Deniz ürünleri

Antioksidanların özellikle kırmızı ve mor renkli meyve ve sebzelerde yoğun olarak bulunduğu belirtilmektedir. Halk arasında yaygın olan "kırmızı meyve tüketimi" önerisinin de bu bilgiden kaynaklandığı düşünülmektedir. Ancak tek bir renk grubuna odaklanmak yerine, çeşitli renklerde meyve ve sebze tüketmenin daha dengeli bir yaklaşım olduğunu belirtmek gerekir.

Antioksidan Alımını Destekleyen Genel Yaklaşımlar

Bilimsel çalışmalarda antioksidan alımını desteklemeye yönelik bazı genel öneriler şunlardır:

  • Kanserojen maddelere maruziyet süresinin sınırlandırılması
  • Doğal antioksidan kaynaklarından yeterince yararlanılması
  • Pigmentli (renkli) sebze ve meyvelerin beslenmeye dahil edilmesi
  • Basit karbonhidrat tüketiminin azaltılması
  • Gerekli durumlarda antioksidan içeren fonksiyonel gıda takviyelerinin bir uzman gözetiminde değerlendirilmesi

Antioksidanların İncelendiği Sağlık Alanları

Bilimsel çalışmalarda yeterli antioksidan alımının, aşağıdaki sağlık alanlarıyla ilişkili olarak incelendiği görülmektedir:

  • Kalp ve damar sağlığı
  • Kolesterol ve lipit düzeyleri
  • Beyin ve sinir sistemi sağlığı
  • Bilişsel fonksiyonlar
  • Enfeksiyonlara karşı direnç
  • Romatizmal hastalıklar
  • Kanser riski
  • Diyabet yönetimi
  • Üreme sağlığı

Bu bulguların genel olarak destekleyici nitelikte olduğunu ve antioksidanların herhangi bir hastalığı kesin olarak önlediği veya tedavi ettiği anlamına gelmediğini önemle belirtmek isteriz. Bu alandaki bilimsel araştırmalar halen devam etmektedir.

Sık Sorulan Sorular

1. Antioksidan takviyesi almak gerekli midir?
Dengeli ve çeşitli beslenen kişilerin günlük antioksidan ihtiyacının bir kısmını besinlerle karşılayabileceği düşünülmektedir. Takviye ihtiyacı kişinin yaşam tarzına, çevresel maruziyetine ve sağlık durumuna göre değişebileceğinden, bir doktora danışılması önerilir.

2. Antioksidan fazlalığı zararlı olabilir mi?
Evet, bazı çalışmalarda aşırı antioksidan alımının paradoksal olarak oksidatif stresi artırabileceği belirtilmektedir. Bu nedenle yüksek dozlu takviyelerin kontrolsüz kullanılması önerilmez.

3. Hangi besinler en fazla antioksidan içerir?
Bitter çikolata, ceviz, yaban mersini, çilek, ıspanak, enginar ve kırmızı-mor renkli meyve-sebzeler antioksidan açısından zengin besinler arasında sayılmaktadır. Ancak çeşitli renklerde besin tüketmek daha dengeli bir yaklaşımdır.

4. Yaşlandıkça antioksidan ihtiyacımız neden artar?
Yaşla birlikte vücudun kendi antioksidan savunma sisteminin etkinliğinin azalabileceği ve oksidatif strese karşı direncin düşebileceği düşünülmektedir. Bu nedenle ilerleyen yaşlarda antioksidan alımına daha fazla dikkat edilmesi önerilebilir.

5. Antioksidanlar kanseri önler mi?
Bazı çalışmalarda antioksidan alımının kanser riskiyle ilişkili olarak incelendiği görülmektedir, ancak bu bulgular kesin bir koruma garantisi anlamına gelmez. Kanser çok yönlü bir hastalık olup, genetik, çevresel ve yaşam tarzı faktörlerinin bir arada etkili olduğu bilinmektedir.

6. Kronik hastalığı olan kişiler antioksidan takviyesi kullanabilir mi?
Kronik hastalığı olan kişilerin herhangi bir antioksidan takviyesi kullanmadan önce mutlaka doktoruna danışması önemlidir, çünkü bazı takviyeler mevcut tedavilerle etkileşime girebilir.

Sonuç

Antioksidanlar, vücudumuzu oksidatif strese karşı koruyan ve genel sağlığın desteklenmesinde önemli bir rol oynadığı düşünülen geniş bir molekül grubunu kapsamaktadır. Vitaminlerden minerallere, bitkisel bileşiklerden yağ asitlerine kadar çeşitli formlarda bulunabilen antioksidanların, kalp-damar sağlığından bilişsel fonksiyonlara, kanser riskinden diyabet yönetimine kadar geniş bir alanda destekleyici etkileri bilimsel çalışmalarda incelenmiştir.

Bununla birlikte, antioksidan alımında da dengeli bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiğini vurgulamak isteriz. Hem yetersiz hem de aşırı antioksidan alımının, oksidatif stres dengesini olumsuz etkileyebileceği bilinmektedir. Bu nedenle antioksidan ihtiyacının kişiye özel olarak değerlendirilmesi ve herhangi bir yüksek dozlu takviye kullanımı öncesinde mutlaka bir doktora danışılması önemlidir.

Günlük beslenmede çeşitli renklerde meyve ve sebze tüketmek, basit karbonhidratları sınırlamak ve kanserojen maddelere maruziyeti azaltmak, antioksidan dengesini desteklemeye yönelik genel ve makul yaklaşımlar arasında sayılabilir. Ancak bu bilgilerin genel bir çerçeve sunduğunu ve kişiye özel bir sağlık veya beslenme programının yerine geçmediğini yinelemek isteriz.

Antioksidan ihtiyacınızı öncelikle dengeli beslenme yoluyla karşılamaya çalışmanızı, eğer bir takviye kullanmayı düşünüyorsanız bu kararı bir doktor veya diyetisyenle birlikte almanızı öneririz. Özellikle kronik bir sağlık sorununuz varsa veya düzenli ilaç kullanıyorsanız, bu konuda profesyonel destek almak hem güvenliğiniz hem de tedavinizin etkinliği açısından önemlidir.


Bu içerik bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Tanı ve tedavi amacı taşımaz. Sağlık durumunuzla ilgili kararlar için doktorunuza veya ilgili sağlık uzmanına danışınız.

İnfertilite


İnfertilite ya da diğer adıyla Kısırlık, en az iki kişiyi ilgilendirir gözükse de aslında partnerlerin ailelerini, aynı zamanda tarafların duyguları ve ilişkilerini de etkileyen bir sorundur.

Çiftlerin en az bir yıl süreyle korunmasız ilişkileri olmasına rağmen gebelik elde edememeleri ve çocuk sahibi olamamaları kısırlık olarak tanımlanır.

Bir yıl sonra doktora bu nedenden dolayı başvurduklarında fiziksel muayene, semen, kan ve hormonal analizler yapıldıktan sonra %70-80 oranında, kısırlık nedeni ortaya çıkmaktadır. Bu demektir ki,  %20-30 oranında nedeni bilinmeyen kısırlık söz konusudur.

Açıklanamayan infertilite, aslında sinir bozucu bir tanıdır. Ancak açıklanamayan infertilite, seçeneğiniz olmadığı anlamına gelmez. Umut etmek için birçok sebep var. Açıklanamayan infertilite mutlak, hatta kalıcı bir durum değildir. Tabii ki bir sebebi var; ama henüz ne olduğunu bilmiyoruz.

Ancak, şunu hatırlatmak gerekir. Çoğu hastalığın zemininde 3 tane mekanizmada bozukluk bulunmaktadır. Bunlar: 1-Endotel Disfonksiyonu ve Nitrik Oksit Eksikliği 2-Oksidatif Stres ve Yetersiz Antioksidan Tüketimi 3-İnflamasyon….

Bu mekanizmaların bozulmasında en büyük etkenlerden biri Beslenme Eksikliği… Maalesef yapılan çalışmalar göstermiştir ki karnımızı doyuruyoruz ama gıdaların içindeki besin değerleri oldukça azaldığından dolayı hücrelerimiz beslenemiyor…

Diğer faktör ise; çevresel etkiler….

Erkek infertilitesinde, sperm sayısı ve kalitesinde düşüklük meydana gelmektedir. Hatta azospermi dediğimiz durumlarda semen içinde hiç sperme rastlanmayabilir.

Bunlara ilaveten cinsel eğitimden yoksunluk da kısırlığa neden olabilir.

Yapılan çalışmalar ve yazılan makaleler değerlendirildiğinde nedeni bilinmeyen erkek kısırlığına yol açan nedenlerin; bağışıklık, genetik, çevre, beslenme ve sosyoekonomik problemlerden  kaynaklandığı ortaya konmuştur.

Ancak yukarıda tanımladığım içsel ve dışsal faktörler nedeniyle oluşan 3 mekanizma bozukluklarının infertilitede olmaması mümkün değil. Ben bu nedenle kronik hastalık tanımına almak istiyorum nedeni bilinmeyen erkek kısırlığını…Yukarıdaki mekanizmaları ve sistemlerimizi doğru çalıştırmayı başarabilirsek nedeni bilinmeyen erkek kısırlığının çözümü de kendiliğinden ortaya çıkacaktır.


Erkek Kısırlığına Neden Olabilecek Bilinen Bazı Faktörler

Skrotal Sıcaklık Artışı

Östrojen Maruziyeti

Ağır Metaller

Elektromanyetik Kirlilik ve Radyasyon

Sigara

Alkol

Şişmanlık

Enfeksiyonlar

Kafein

Stres

Uyku Bozuklukları

Endüstriyel ve Tarımsal Kirlilik

Kimyasal Maddeler….

Kısırlık Mekanizması                                 Çevresel Nedenleri

Düşük hormon seviyeleri                      

Böcek öldürücüler, organofosfatlar

Kurşun, Manganez

Fitalatlar (DEHP, DBP, DiNP)

Düzensiz sperm şekli                           

Kurşun, Nikel

Cardondisulfide

Bisfenol A

Karbofuran

Düzensiz sperm genetik yapısı              

Organofosfatlar

Fitalat

Kurşun

Benzen, Sitiren

Böcek öldürücüler (Carbaryl, Fenvalerate)

Semende kimyasal birikim                    

Kurşun, Kadmiyum, Bor

Trikloroetilen

Sperm hacminin azaltılması                 

İnsektisit ve herbisitler (Paraquat, Malathion)

Kurşun

Organofosfatlar

Düşük sperm sayısı                                  

İnsektisit, herbisitler (Paraquat, Malathion, Fenvalerat) ve Pestisitler (Abamektin)

Kurşun, Lehim

Dizel dumanı

Bisfenol A

Fitalat

N-dimetil formamid

Erkeklik hormonunu etkileyen faktörler 

Bor Madenciliği Çalışanları

Kurşun Maruziyeti

Sıcak Ortamlar

İyonlaştırıcı Radyasyonun Bulunduğu Ortamlar

Civa

Belirli Sporlar

Kullanılan İlaçlar ve Tedaviler

Tarım İlaçları, Üretim ve Tüketim Yerleri

Hava Kirliliği….

Açıklanamayan infertilite, aşağıda gösterildiği gibi en yaygın erkek infertilite problemidir.

Bu tablo, erkek kısırlığı için bazı önemli nedenleri ve yüzdelerini göstermektedir.

Teşhis                                     %

Açıklanamayan kısırlık       32,6

Varikosel                                26,6

Tıkanıklık                               15,3

İnmemiş testis                      2,7

Hormon hastalıkları            1,5

İlaç veya radyasyon             1,4

Genetik                                  1,2

Testis hastalıkları                1,1

Cinsel hastalıklar                0,7

Sperm iltihabı                     0,5

Kanser                                  0,4

Bu etkilerin büyük çoğunluğu, başta oksidatif stresten kaynaklanmakta olup diğer iki mekanizmadaki bozuklukların katkısıyla meydana geldiğini düşünmek yanlış olmaz.  Kısırlığı olan erkeklerin %30-80'inin spermlerinde yüksek düzeyde serbest radikaller gösterilmiştir.

Normalde sağlıklı bir erkekte, spermde bu kadar yüksek miktarlarda serbest oksijen radikali yoktur.

Yeterli antioksidan alımı olan erkeklerde sperm kalitesi, diyetlerinde antioksidan içermeyen veya düşük olan erkeklerden daha sağlıklıdır.

Çalışmalar, sperm hareketliliği hasar görmüş veya sperm sayısı azalmış erkeklerin yüksek reaktif oksijen radikallerine sahip olduklarını ve semenlerinde düşük antioksidanlara sahip olduğunu göstermiştir.

Bu nedenle antioksidan tedavilerin erkeklerde açıklanamayan kısırlığın tedavisinde yararlı olduğu düşünülmektedir. İlave olarak diğer 2 mekanizmanın da (nitrik oksit eksikliği ve inflamasyon) nedeni bilinmeyen erkek kısırılığında düzeltilmesi gereken sorunlar olduğunu ifade etmek gerekir.

Bazı Uyarılar…

Trans Yağlardan Kaçının!

Daha Az Rafine Karbonhidratlar Yiyin!

Daha Az Konserve Gıda Yiyin!

Daha Fazla Lif Yiyin!

Sigara İçmeyin!

Alkol alımını azaltın veya İçmeyin!

Aktif Egzersiz Yapın, ama Aşırı Değil!

Stres Yönetimini Öğrenin!

Aşırı Sıcak Ortamlarda Bulunmayın!

Keyif Verici İlaçlardan Kaçının!

Kimyasallarla Gereksiz Temastan Kaçının!

Soyayı Sınırlayın!

Doğru Zamanlardaki Birliktelik Sayınızı Arttırın!

Güvenli Bir Şekilde Birlikte Olun!

Özellikle Gebeliği Sağlamaya Destek Olabilecek Ek Beslenme

Yumurta

Dark Çikolata

Ceviz

Somon

Avocado

Domates

Sarımsak

Nar

İstiridye

Kuşkonmaz

Karaciğer

Ayçiçeği

 

Oksidatif Stres

 -Oksidatif stres ile ilgili, Dünyada 1960 yılından 1985 yılına kadar, 25 yılda 240 makale yayınlanmış. 1985 yılında bir kitapta bölüm halinde yayınlanıyor. Bu tarihten sonra da yayın sayısı artıyor. Hayatımızın ve bilimin ana konularından biri haline geliyor.

-Oksidatif Stres Nedir? Serbest Radikaller, Oksidasyon Nasıl Oluşur?

-Oksidatif stres, vücüdumuzda oksidan maddelerle antioksidan maddeler arasındaki dengenin bozulması ve sistemlerimize zarar vermesidir.

-Oksijen yaşamın devamı için, metabolizmamız için gereken ana maddelerin başında gelir. Enerji üretimi için gereklidir.

-Serbest radikaller; hem oksijenden, biz buna serbest oksijen radikalleri diyoruz, hem de azottan, biz buna serbest nitrojen radikalleri diyoruz, oluşmaktadır. Yani 2 türlü serbest radikal meydana gelmektedir vücudumuzda.

-Serbest radikaller; hücrelerimizde enerji üretiminde görevli olan mitokondriler tarafından ATP denilen bir molekül, bu bir enerji molekülüdür, oluşturulması esnasında ortaya çıkar. 

-Her gün her bir hücremiz, içerden ve dışarıdan en az 10 bin adet serbest radikallere maruz kaldığı simülasyonlarla ortaya konmuştur.

-Oksidasyona ya da diğer adıyla söyleyecek olursak, Oksidatif Strese, en iyi örnek paslanma ve meyvelerin çürümesidir. 

 


-Serbest Radikalleri Nelerdir?

-Serbest radikaller; dış çevresinde bir veya daha fazla tek sayıda eşlenmemiş elektron taşıyan yüksek enerjiye sahip atom veya moleküllerdir. 

-Serbest radikaller; oksijen veya nitrojen kaynaklı olabilir

-Serbest radikaller, kararsızdırlar ve sağlam hücrelerdeki elektronları koparmaya çalışırlar. Sağlam olan atom veya moleküllerle hızlıca reaksiyona girerler. Onların yapısını bozarlar. 

-Oksijen kaynaklı olanlara reaktif oksijen türleri kısa adıyla ROS, nitrojen kaynaklı olanlara reaktif nitrojen türleri kısa adıyla RNS denilmektedir.

-Serbest radikaller yukarıda söylediğim gibi sadece hücrelerimizden kaynaklanmaz, aynı zamanda çevremizden de kaynaklanır.

-Vücudumuzda endojen olarak içeriden üretilen serbest radikallerin oluşum durumlarını ekranda görebilirsiniz. Örnek olarak; hücrede enerji üretimi esnasında ortaya çıkmaları, inflamasyonda oluşan sitokin moleküllerinin etkisiyle kan hücrelerimizde üretilmeleri gibi… 

-Yine dışarıdan aldığımız serbest radikalleri ekranda görmekteyiz. Örnek olarak; her türlü ışınlar, pişirme esnasında yanık oluşması, temizlik ürünleri, alkol ve sigara kullanımı gibi…

-Serbest radikaller, düşük düzeyde olduklarında yararlı etkiye sahiptirler. Ancak günümüz yaşantısında hiçbir zaman düşük düzeyde vücudumuzda serbest radikal olması mümkün bulunmamaktadır.

-Düşük düzeye sahip olduklarında; örnek olarak enfeksiyonlara karşı savunma, kanser hücrelerini öldürme, detoksifikasyon, enerji üretimi, hücre büyümesi gibi pozitif etkilere yol açarlar.

-Örneğin Nitrik Oksit, bir serbest radikaldir. Endotel, sinir hücresi ve makrofajlar tarafından salgılanır. Damar sağlığının korunmasında, sinir iletiminde ve immün yanıt oluşturulmasında rol oynar.

-Oksidatif Stres Vücüdumuzda Ne Yapar?

-Oluşan serbest radikaller; hücrelerimizdeki, özellikle hücre membranlarındaki lipitlerle etkileşime girerek membranları bozar ve hücrenin parçalanmasına, toksik maddelerin hücreye girmesine yol açarlar.

-Proteinlerle ve enzimlerle etkileşime girerek, onların yapısını bozarlar.

-Yine aynı şekilde hücremizin hafızası ve işleyiş merkezi  olan genetik materyalimiz DNA ve RNA ile etkileşime girerek onların da bozulmasına yol açarlar.

-Vücudumuzdaki karbonhidratlarla etkileşirler, onların yer aldığı tüm mekanizmalarda bozulmaya yol açarlar.

-Oksidatif Stres Hangi Hastalıklara Yol Açar?

-Günümüzde yapılan çalışmalara bakacak olursak, Tıp Literatüründe en etkin konumda olan PubMedde arşiv taraması sonucunda oksidatif stres ile ilgili bugüne kadar yapılan yayın sayısının 284 bin civarında olduğu görülmektedir.

-Bu çalışmalarda çok sayıda hastalık ve sistem bozukluklarının yer aldığını görüyoruz. 

-Sıkça bildiğimiz hastalıklardan yaşlılık, kalp damar hastalıkları, mide barsak hastalıkları, solunum ve boşaltım problemleri, kanser, diyabet, kısırlık gibi bir çok hastalığa neden olmaktadır.

-Oksidatif Stresi Nasıl Önleyebiliriz?

-Oksidatif stresin önlenmesinde en önemli faktörlerin başında; bizim, dış etkenlerle serbest radikal oluşmasını önlemek için ilk yapacağımız işlem, dış etkenleri minimize etmek olmalıdır.

-İkincisi ise hemen antioksidan bir ürün gamını alarak vücudumuz tarafından oluşturulan ve dışarıdan maruz kalacağımız serbest radikallerin dengelenmesine yardımcı olmaktır. Bu dengelenme sayesinde yukarıda tanımladığımız hastalıklar önlenebilir. 

Antioksidanlar için Link: https://links.kyani.com/zHtg3


Yiyecekler

Beslenme; pH temelinde bakıldığında Asidik ve Alkali beslenme olarak değerlendirilebilir.

-Gıdalar pH değerlerine göre Asidik Beslenme; gıdaların asitlik durumları hafif, orta ve yüksek asitlik olarak değerlendirilir.

Asitli Yiyecekler

Yüksek Asitli Yiyecekler

Süt, Peynir, Yoğurt ve Diğer Süt Ürünleri - Dondurma, pastörize inek sütü, hazır inek peyniri

Et, Balık, Tavuk, Yumurta - Domuz eti, sığır eti, kömürde et, kızartma et, işlenmiş etler, tütsülenmiş etler, salam, sosis ve sucuk

Meyveler - Hazır meyvelerden marmelatlar, reçeller, salamura meyveler, diğer kurutulmuş meyveler, meyveli şekerlemeler

İçecekler - Hazır meyve suları, kolalı içecekler, kahve, alkol, enerji içecekleri

Baharatlar - Soya sosu, hazır salata sosu, balzamik sirke

Yağlar - Margarinler, hidrojenli yağlar, yanmış yağlar, kızarmış yağlar, trans yağlar, hayvan yağları

Baklagiller, Un, Tahıl - Kahvaltı gevrekleri, beyaz buğday unu

Tohum - Yok

Sebzeler - Yok

Orta Asitli Yiyecekler

Süt, Peynir, Yoğurt ve Diğer Süt Ürünleri - Hazır yoğurt

Et, Balık, Tavuk, Yumurta - Dana eti, diğer organ etleri, kabuklu deniz ürünleri

Meyveler - Kurutulmuş meyveler

İçecekler - Doğal meyve suları, kafeinsiz kahve, siyah çay, Türk kahvesi

Baharatlar - Ketçap, mayonez, sofra tuzu, hardal

Yağlar – Ayçiçek yağı, mısır yağı, pamuk yağı, Hint yağı

Baklagiller, Un, Tahıl - Beyaz pirinç, mısır unu, arpa, yulaf, çavdar

Tohum - Fıstık

Sebzeler - Yok

Az Asitli Yiyecekler

Süt, Peynir, Yoğurt ve Diğer Süt Ürünleri - Doğal sütten yoğurt, köy peyniri, kaymak, taze tereyağı

Et, Balık, Tavuk, Yumurta - Serbest dolaşan tavuktan yumurta sarısı, kuzu eti, hindi eti, kelle paça, karaciğer, pastırma, serbest dolaşan tavuk

Meyveler - Portakal, ananas, elma, dut, papaya, beyaz üzüm, nar, olgun muz, mandalina

İçecekler - Yok

Baharatlar - Köri

Yağlar - Fındık yağı, ceviz yağı, tereyağı

Baklagiller, Un, Tahıl - Kabuklu pirinç, tam tahıllı ekmek, buğday rüşeymi

Tohum - Kestane, ceviz, fındık

Sebzeler – Mısır

-Asidoz nedir?

Kanınızın asitliği, pH'ı belirlenerek ölçülür. Daha düşük bir pH, kanınızın daha asitli olduğu anlamına gelirken; daha yüksek bir pH, kanınızın daha fazla alkali olduğu anlamına gelir. Ancak, kanımızın pH değeri hafif alkali ve 7,4 civarında olmalıdır. Amerikan Klinik Kimya Derneği'ne (AACC) göre asidoz, pH değeri 7.35 veya daha düşük değerlerdir. Asidoz; solunum ve metabolik olmak üzere 2 ana gruba ayrılır. Diabetik, hiperkloremik, laktik ve renal tübüler asidoz ise metabolik asidozun alt tipleridir.

Asit yükü vücudumuzda ne yapar?

1. Asidin mermer yüzeye verdiği zarar gibi asidoz veya asit yükü; toplar ve atardamarların yüzeylerini erozyona uğratıp kalp-damar yapılarını zayıflatır.

2. Serbest radikallerin oluşumuna ve yaşlanmaya yol açar.

3. Kilo artışı, diyabet ve şişmanlığa neden olur.

4. Kolestrol plakları oluşturur.

5. Kan basıncını bozar, düzensizleştirir.

6. Lipid ve yağ asidi metabolizmasını bozar.

7. Hücrelere dağıtılan oksijen miktarında azalmaya neden olur.

Asidozun belirtileri

• Yorgunluk veya uyuklama

• Kolay yorulmak, isteksizlik

• Bulanıklılık, odaklanamama

• Nefes darlığı

• Uyuklama

• Baş ağrısı

• Hızlı ve sığ solunum

• İştahsızlık

• Kalp hızında artış

• Nefes kokusunda değişim

Testler ve Tanı

Yukarıdaki belirtilerle kendi durumunuz arasında bir bağlantı varsa ve asidoz olabileceğini düşünüyorsanız, derhal doktorunuza başvurunuz. Doktorlar, asidozu bir dizi kan testi ile teşhis eder. Arteriyel kan gazı, kanınızdaki oksijen ve karbondioksit seviyelerini gösterir. Aynı zamanda kan pH'ınızı da gösterir. Temel bir metabolik panel; böbrek işleyişinizi ve pH dengenizi kontrol eder. Ayrıca kalsiyum, protein, kan şekeri ve elektrolit seviyelerini ölçer. Bu testler bir arada yapılırsa, farklı asidoz tiplerini tanımlayabilirler.