Misyonum Sağlık ve BeslenmeBilgilendirme amaçlıdır; tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Kahve

Kahveli Yaşam ve Sağlık Üzerine Etkileri

Kahve uluslararası gözde bir içecek haline geldi…

Kahve mis gibi kokan kokusuyla, ağızda bıraktığı hoş tadıyla herkesi mest ediyor…

Her gün Kahve ile ilgili Butik Kafeler, Zincir Kafeler her yerde mantar gibi çoğalıyorlar…

Bu kadar kafe açılıyor, peki sağlığımıza ne kadar zararlı, ne kadar yararlı içtiğimiz kahveler, yakından bir bakalım….

Ben bilmeyenler için hatırlatayım, 2021 yılında kahveli yaşam ve sağlık üzerine yayınladığım bir kitap yazmıştım…Okumanızı tavsiye ederim…

Kahvenin içinde ne var?

Kafein, Klorojenik asitler, Diterpenler, Antioksidanlar, Melanoidler…

Kahve içince vücudumuzda ne oluyor?

80-300 mg kahve tek seferde alındığında;

10. dk – Kafein kan dolaşımına girer, kalp hızı artar ve tansiyon yükselmeye başlar.

20. dk – Kafein beyine ulaşır, kendimizi uyanık hisseder ve odaklanma artar, zihin daha farklı çalışır, kararlarımızı daha bilinçli veririz, beynimizin performansı artar.

30. dk – Kafein kanda pik seviyesine ulaşır, Adrenalin düzeyi artar, dikkat keskinliğimiz yükselir, göz bebekleri biraz büyür ve görme keskinliği artar.

40. dk – Mutluluk veren hormon “Serotonin” de artış oluşur. Fiziksel işleyişimiz canlanır ve kas kuvvetimiz artar.

60. dk – İdrara sık ve çok miktarda çıkma başlar, vücudumuzdan su, vitamin ve minerallerin atılımı artar.

2-4 saat – Kahvenin etkisi geçer, içmeden önceki halimize döneriz.

Kahve toleransı nedir?

Kahveyle ilk tanışan kişilerle düzenli kullanan kişilerdeki etkisi aynı değildir. Düzenli tüketildiğinde tolerans gelişir. İlk kez kahveyi kullanmaya başlayanlarda kafeinin etkinliği sıkça görülür, ancak düzenli tüketime devam edilirse 4. gün sonunda kan basıncı, kalp hızı, kandaki katekolamin ve renin düzeylerinde tolerans geliştiği görülür. Bu durum herkeste gelişecek diye bir durum yok…Metabolizma ve genetik yapıya göre değişebilir…  

Kahvenin etkisi kişisel midir?

Evet kişiseldir. Karaciğerimizde bulunan CYP1A2 sitokrom enzimi vasıtasıyla %70-80’i metabolize edilerek dimetilxantinler, paraxanthine, theobromine ve theophylline’e dönüşür. Bu enzim ile kafein %95 oranında kandan temizlenir. Ancak, bu enzimde polimorfizm vardır. Yani her kişide aynı şekilde etkinlik göstermez. Bu nedenle her kişide kafeinin metabolizma oranı ve metabolizma hızı değişkenlik gösterir. Kafeini hızlı metabolize edenler ve Yavaş metabolize edenler olarak iki ayrı grup vardır…%40-48 hızlı, %52-60 yavaş gruptandır…

Kahvenin sağlık yönünden yararları?

Kahvenin faydaları saymakla bitmez. Ekranda faydalarını sizler için göstermekteyim. Eğer sağlıklı bir beslenme ve yaşamla birlikte kahve alışkanlığı edinilirse sağlıklı ve uzun yaşama kadar giden bir yol bizi beklemektedir…

-İmmün sistemi düzenler

-Metabolik sendrom oranı azalır

-İnsülin direnci azalır

-Bronşları genişletir

-Kronik böbrek hastalığı gelişme riskini azaltır

-Sertleşme problemlerini azaltır

-Sinir sistemi için uyarıcıdır, nöroinflamasyonu azaltır, nörodejenerasyonu önler, depresyona iyi gelir

-Alzheimer’a yakalanma riskiniz azalır

-Psikomotor fonksiyonlar daha iyi hale gelir, ruh hali ve bilişsel fonksiyonlar iyileşir

-Parkinson hastalığı riskini azaltır

-Detoksifikasyon yapar

-Ağrıyı azaltır

-Uzun süreli bellek fonksiyonlarında iyileşmeyi arttırır

-Yorgunluğu azaltır

-İnme riskini azaltır

-Nöron koruyucudur

-Oksidatif stresi ve İnflamasyonu azaltır

-Antioksidan düzeyi arttırır

-Şeker ve Yağ metabolizmasına olumlu katkıları bulunur

-Pıhtılaşma riskini azaltır

-Endotel fonksiyonlarını düzeltir, kalp krizi riskini azaltır

-Metabolizma hızı artar

-Endometriozis riski azalır

-Kanser gelişme riskini azaltır

-Karaciğeri korur

-Barsak hareketlerini hızlandırır, kabızlık ve ishale neden olmaz

-Barsak Mikrobiyatasını olumlu etkiler

-Yaşlanma hızını yavaşlatır

Kahve sadece masa başı içeceği değildir…Sağlığa iyi gelir….

Kahvenin sağlık yönünden zararları?

Kahvenin aslında dikkatli ve yerinde kullanıldığında zararı yoktur. Yemeklerle birlikte alınmamalıdır. Demir emilimini engeller. Kan homosistein düzeyini arttırır. Böbrekten vitaminlerin geri emilimini engelleyebilir. Günde 3 kupa geçildiğinde üreme sağlığı etkilenebilir. Bazı kişilerde çarpıntı, aritmi, anksiyete, ses titremesi, uykuya dalmakta zorlanma olabilir. Epilepsi hastalarında önerilmez. Metabolizması yavaş olanlar, Kontrolsüz kan basıncı olanlar ve ilaç kullanan kişiler doktoruyla görüşüp kahve için doz ayarlaması yapabilir. Hamilelikte günde 3 kupadan fazla kahve içilirse anomali çocuk riski artar.

Kemik ve Diş Sağlığı, Osteoporoz ve Romatoid Artrit ile kahve tüketimi arasında ikilemli sonuçlar bulunmakta…

Bilimsel verilere dayalı olarak, yetişkinler günde 200-300 mg (2-3 kupa), küçük çocuklar ve gebeler günde 100-200 mg (1-2 kupa) içebilir. Bunlar standart kullanımda böyledir. Kişi kahveyle birlikteliğine ve ne kadar kullanabileceğine kendi yaşam biçimiyle ve kahvenin verdiği tepkiyle karar verecektir…Ancak 5-7 kupayı geçmemek ve kahveyi çok hızlı içmemek sağlık için uygun olur…Aşırıya kaçıldığında kafein zehirlenmesi gelişebilir…

İlaçlarla etkileşimi vardır…

Kahvenin içine süt ilave edilebilir, şeker, krema, yağ ve alkol sağlıklı beslenme alışkanlığını kötü yönde etkilediği için önerilmez…

Ayrıca kahve tüketenlerde diğer farklı alışkanlıklar da birlikteyse kahvenin yararlı etkileri kaybolmaktadır…

Sonuç olarak Filtre Kahve iyidir ve Sağlığa iyi gelir…

Her gün 3 kupa filtre kahve için….

Yemeklerden 1,5-2 saat önce veya sonra…

Diğer çeşitler için de zaman zaman denemeler ve beslenmesine dikkat edenler için kaçamaklar yapabilirsiniz… 



Sarılmak

Sarılmak 

Sarılmak, birbirine yakınlık, sevgi ve sıcaklık göstermenin yaygın bir yolu olan fiziksel bir eylemdir.

Birini sarılmak, duygusal bağları güçlendirebilir, rahatlama ve güven hissi sağlayabilir ve iletişimi artırabilir.

Sarılma, insanlar arasında olumlu duygusal etkileşimleri teşvik eden ve mutluluk hormonu olarak bilinen serotonin ve oksitosin gibi kimyasalların salınımını tetikleyen bir etkileşimdir.

Sarılmak, yakın ilişkilerde sevgi, dostluk veya destek ifadesi olarak kullanılır.

Aile üyeleri, arkadaşlar veya romantik partnerler arasında sık sık sarılma yaşanır.

Sarılmak, birine moral vermek, üzüntü veya stres anlarında destek olmak veya bir başarıyı kutlamak gibi çeşitli amaçlarla da gerçekleştirilebilir.

Ancak sarılma, her zaman uygun olmayabilir veya herkesin tercih ettiği bir davranış olmayabilir.

Herkesin kişisel sınırları ve tercihleri vardır, bu nedenle başkalarını sararken onların rızasını ve konforunu gözetmek önemlidir.

İzin almadan veya kişinin rahatsızlık duyduğunu belirttiği durumlarda sarılmamak daha uygun olabilir.

Unutmayın ki her kültürde sarılma normları farklı olabilir.

Bazı kültürlerde sarılma daha yaygın ve kabul edilebilirken, diğer kültürlerde daha fazla kişisel mesafe ve dokunmaktan kaçınma tercih edilebilir.

İnsanların tercihlerini ve sınırlarını saygı duymak önemlidir.

Ancak şunu da belirtmek gerekir ki:


Sarılmak
kişinin kişisel alanına girmektir…

Yapılan araştırmalara göre Sarılmanın etkileri:

- Endorfin, oksitosin hormonu salgılanır.

- Endorfin kuvvetli bir ağrı kesicidir ve mutluluk verir.

- Oksitosin, doğum ve emzirmeye yardımcı olan bir hormondur, aynı zamanda mutluluk verir.

- Cinsel isteği de arttıran dopaminin salgılanmasına yardımcı olur.

- Bağışıklık sisteminizi güçlendirir ve sizi hastalıklara karşı çok daha güçlü bir hale getirir.

- Ağrı ve acı seviyeniz azalır. 

- Stresi ve kaygıyı azaltır.

- Oksitosin olumlu düşünmeyi uyandırır ve böylelikle gündelik sorunlarınızın üstesinden daha rahat gelirsiniz.

- Yüksek kan basıncının azalmasına katkıda bulunur.

- Yalnızlık ve değersizlik duygusu azalır.

- Hem fiziksel hem ruhsal rahatlatma gerçekleşir…

- Sarılma bir terapidir, aynı zamanda moral ve motivasyonu arttırır…

Bağışıklık

 

Bağışıklık Sistemi ve Beslenme 

Beslenme ve Bağışıklık arasındaki ilişkinin bütünü arasında büyük bir boşluk var….Halen tanımlanamamış kavramlar ve durumlar var….

Daha önceki videolarımda da belirttiğim gibi kişisel besinler, beslenme durumu ve besinlerin içerikleri bağışıklık sistemi için oldukça önemlidir… 

Bağışıklık diğer adıyla immün sistem bir çok komponentten oluşmaktadır:

Bunlar:

-Cilt, barsak mukozal membranları gibi fiziksel bariyerler, 

-Mikrobiyota, 

-Makrofaj fonksiyonları ve polarizasyonda olduğu gibi doğal immün sistem,

-T ve B hücre fonksiyonları gibi kazanılmış immün sistem fonksiyonları…  

Bunlara ilaveten, bağışıklık sistemi de beslenme metabolizmasını ve ihtiyaçlarını, gıdaya verilen fizyolojik yanıtı etkiler. Bu döngü devamlı olarak korunmalıdır… 

Bu nedenle, beslenme, diyet ve bağışıklık sistemi arasındaki ilişki önemlidir… 

Hamilelik, gençler, çocuklar, erişkinler, yaşlılar, erkekler, kadınlar, kronik hastalıklar, metabolik sendrom, allerji, inflamatuvar hastalıklar, otoimmün hastalıklar… 

Beslenme ve Bağışıklıkla İlişkili Hastalıklar Riski

Gebelikten yaşlılığa kadar değişen yaşam süresi boyunca beslenme; alerjik hastalıklar, kanser, diyabet ve kardiyovasküler hastalıklar gibi bir çok bulaşıcı olmayan hastalıkların gelişiminde, yönetiminde ve tedavisinde önemli bir rol oynadığı gösterilmiştir. 

Eksik veya aşırı beslenme ve yanlış beslenme bağışıklık sisteminde defektlere yol açar. Bağışıklık sistemine uygun beslenme modelleri hastalık risklerini azaltır. 

Batı tipi beslenmede daha çok olmakla birlikte yüksek kalorili, yağlı ve şekerli beslenme, düşük lif alımı ve dengesiz yağ asidi bağışıklık sisteminin doğru çalışmasını engeller. Allerjik ve İnflamatuvar hastalıklar artar.  

Önemli birkaç hususu dile getireceğim:

1- Allerjik Hastalıklar

Alerji, gıdalar veya çevresel maruziyetler gibi bir dizi alerjenle karşılaşmaya özgü, bağışıklık aracılı bir reaksiyondur. Bağışıklık sistemi önemli rol oynar.

Hemen hemen her organda ortaya çıkabilir ve anafilaksi ve şok, ürtiker, anjioödem, alerjik rinokonjonktivit, alerjik astım, alerjik vaskülit ve atopik dermatit (egzama) gibi bir dizi semptom başlatabilir.

En yaygın dört alerjik hastalık; egzama, gıda alerjisi, astım ve rinit…

Günümüzde neredeyse her bireyde maalesef alerjik hastalıklardan en az bir tanesi yer almaktadır… 

Alerjik reaksiyonlarda, hem hücresel mekanizmalar hem de doğal ve kazanılmış bağışıklık sisteminin aktif rolü bulunmaktadır. 

2-Genel Diyet

Özellikle bebeklik döneminde tek tip beslenmeden ziyade beslenme çeşitliliğinin arttırılması alerjilerin önlenmesinde veya azaltılmasında etkindir.

Avrupa Alerji ve Klinik İmmünoloji Akademisi bu görüşü destekler. Besin çeşitliliğinin arttırlması sonucunda alerjiye bağlı düşük veya sıfır zarar riski söz konusudur. 

Ayrıca vücut mikrobiyotasını da olumlu etkiler. Alerjenlere immüntolerans artar. Bebeklik çağındaki bu tarz beslenme yaşamın ilk on yılında da gıda alerjisi gelişme riskinin azalmasıyla sonuçlanır. 

Hamilelik Döneminde Akdeniz tipi veya Alkali Beslenme ile diğer beslenme modelleri karşılaştırıldığında Alkali beslenmenin doğan bebeklerde hırıltılı solunumu veya egzamayı azaltabileceğine dair bazı kanıtlar gösterilmiştir. 

3-Omega-3 ve Omega-6

Bağışıklık sistemindeki sinyal moleküllerinin sentezi için önemlidir. 3/1 (Omega 6 / Omega 3) oranında dengeli olarak alınmalıdır. Çoklu doymamış yağ asitlerindendir. Özellikle vücudumuzda üretilmeyen bu yağ asitleri besinlerle alınmalı eğer mümkün değilse takviye edici gıdalarla beslenmeye ilave edilmelidir.

Hücre zarlarının en önemli unsurunu oluştururlar. Çeşitli bağışıklık hücre tiplerinin zenginleşmesine yol açarlar. Alerjiyi önlemede etkindirler. 

Alkali Beslenmeyle beslenen annelerin sütünü yeterli miktarda alan bebeklerde alerji riskinde ve gıda alerjilerinin gelişiminde azalmayla ilişkilidir. Anne sütü alan ve beslenme çeşitliliği sayısı mikrobiyota kompozisyonunu da doğrudan etkiler. 

Omega 3 ağırlıklı beslenme; immün defekte bağlı hastalıklar ve otoimmün hastalıkların önlenmesinde veya azaltılmasında temel etkenlerden biridir. 

4-Lif 

Meyvelerin, sebzelerin ve tahılların sindirilemeyen kısımları olan lifler, fermantasyon yoluyla insanlarda, temel besin maddeleri olan kısa zincirli yağ asitlerinin üretimine yol açar. Barsaktaki bakteriler için önemli bir enerji kaynağını oluşturur.

Lifler; epitelyal bariyer fonksiyonunu artırır, patojen kaynaklı sitotoksisiteyi inhibe eder ve hastalık yapıcı bakterilerle kolonizasyonu önleyerek bağırsak sağlığını korur. Barsak mikrobiyal çeşitliliğin olumlu yönde artmasına katkıda bulunur.

Sadece barsak sağlığı değil aynı zamanda çeşitli organlarımızdaki neredeyse tüm hastalıkların iyileşimine de katkı sağlar. 

Alkali veya Akdeniz diyetini (30 g lif/gün) uygulayan kişilerde tip-2 diyabet, kardiyovasküler hastalık ve metabolik sendrom riski daha düşüktür. Lifler sayesinde barsak sağlığının optimum hale geldiğini unutmayalım. Bu olumlu etki; KC, Akciğer ve Beyin sağlığını da olumlu etkiler. İmmün sistem aracılı hastalıkların gelişimini azaltır. 

Bununla birlikte, tek beden gibi her beslenme ve lif modelleri herkese uymayabilir, buna doktorunuz veya diyetisyeninizle birlikte orta ve uzun vadeli yaklaşımlarla, deneyipleyip görmekle karar verilebilir. Bazı kişilerde gaz, mide ağrıları, kabızlık ve ishal görülebilir. Bu nedenle bireysel alkali beslenme modeli uygulanmalıdır. 

Bağışıklık Sistemi vücudumuzdaki tüm sistemlerin temeliyle bağlantılıdır ve bu nedenle günlük veya kişiselleştirilmiş beslenme bağışıklık sistemini etkilediğinden dolayısıyla vücudumuzdaki tüm sistemlere de iyi veya kötü yönde etkisi bulunmaktadır. Bağışıklık sisteminin normal çalıştırılması önemlidir…

Ekranda bebeklik, çocukluk, ergenlik, erişkinilk ve yaşlılık dönemine ait immün sistemi normla olarak çalışmasını sağlayan diyet örnekleri bulunmaktadır… 

İmmün sistem, vücudumuzun hastalıklara ve enfeksiyonlara karşı savunma mekanizmasıdır. Beslenme ise sağlıklı bir immün sistem için önemli bir faktördür. Sağlıklı bir beslenme düzeni, bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olabilir ve hastalıklara karşı daha dirençli olmanızı sağlayabilir. 

İşte immün sistemi desteklemek için beslenmeyle ilgili bazı önemli noktalar:

Yeterli ve dengeli beslenme: Çeşitli besin öğeleri ile zenginleştirilmiş bir diyet benimsemek önemlidir. Protein, vitaminler (A, C, D, E), mineraller (çinko, demir, selenyum) ve omega-3 yağ asitleri gibi besin öğeleri, immün sistemin sağlığı için önemlidir. 

Meyve ve sebze tüketimi: Renkli meyve ve sebzeler, antioksidanlar ve diğer besin maddeleri açısından zengindir. Bu besinler, serbest radikallerle savaşarak immün sistemi destekleyebilir. Her gün farklı renkte meyve ve sebzeler tüketmeye çalışın. 

Probiyotikler: Probiyotikler, bağırsak florasının sağlıklı olmasına yardımcı olan yararlı bakterilerdir. Yoğurt, kefir, turşu gibi fermente gıdalar probiyotik açısından zengin kaynaklardır. Bağırsak sağlığının immün sistemi üzerinde büyük bir etkisi vardır.

İyi yağlar: Sağlıklı yağlar, omega-3 yağ asitleri içerir ve iltihaplanmayı azaltabilir. Somon, avokado, zeytinyağı gibi besinlerden omega-3 yağ asitleri alabilirsiniz. 

Bol su tüketimi: Vücudun hidrasyon seviyesini korumak, bağışıklık sistemi için önemlidir. Günde en az 8-10 bardak su içmeye çalışın. 

Şeker ve işlenmiş gıdalardan kaçınma: Şekerli ve işlenmiş gıdaların aşırı tüketimi, bağışıklık sistemini zayıflatabilir. Bunun yerine doğal ve taze besinlere yönelmeye çalışın. 

Beslenmenin yanı sıra, düzenli egzersiz yapmak, yeterli uyku almak, stresten uzak durmak ve sigara/alkol gibi zararlı alışkanlıklardan kaçınmak da immün sistemi güçlendirmede önemli faktörlerdir.

Ancak unutmayın ki, beslenme ve yaşam tarzı seçimleri tek başına hastalıklara karşı bağışıklık sağlamaz. Eğer ciddi bir sağlık sorununuz varsa veya bağışıklık sisteminizle ilgili endişeleriniz varsa, bir sağlık uzmanına danışmanız önemlidir.

Sağlıklı Beslenme Modelleriyle Bağışıklık Sistemimizi Koruyalım…



Fransız Askı


Fransız Askı - İple Yüz Germe

Kişiler, ama özellikle kadınlarımız güzel olmak ve hoş görünmek isterler….

Yaşlanma maalesef günümüz beslenme modelleriyle ve yaşam tarzımızla erkenden başlıyor..

Yaşlanma özellikle cildimizde ortaya çıkan erken değişikliklerle kendini bize gösteriyor…

Özellikle yüzümüzde kırışıklıklar ve sarkmalar meydana geliyor yaşlandıkça….

Son dönemlerde kırışıklıkların giderilmesi ve sarkmaların önlenmesinde botox, mezoterapi ve yüz germe işlemleri yapılmakta…

Fransız Askı yöntemi ile yüz germe işlemi lokal anesteziyle hem kadınlara hem de erkeklere yapılabilir. Cerrahi Olmayan Girişimlerden biridir. 

-Cilt dokusuna uyumlu içi polyesterden ve dışı silikondan üretilen esnek iplerle cildin gerdirilmesi ve cilt yüzeyinin altındaki dokunun yükseltmesi amacıyla uygulanan ameliyatsız yüz germe işlemlerinden biridir.

-Kullanılan ipler kalıcıdır ve diğer iplere göre daha uzun etkili olup ortalama 5-10 yıl arasında etki gösterir.

-İpler kalıcı olduğundan uygulamadan yıllar sonra bile iplerin tekrar çekilmesi ve gerilmesi mümkündür. Fransız askı; diğer kılçıklı iplerden çok daha fazla ve daha güçlü tırtık içerir. 

-Hastaların genel sağlık durumuna göre değişmekle birlikte Fransız askı uygulaması için genellikle tek seans yeterlidir. Ortalama beş yıl sonra işlem tekrar edilebilir.

-30 ile 65 yaş arasında yer alan, cilt sıkılığında sorunlar başlamış, botoks ve dolguya göre daha uzun süreli, daha etkili ve bıçak altına yatmadan yüz germe etkisi görmek isteyen kişiler en uygun adaylardır. İşlem yapılacak kişilerin, cilt sarkmalarının çok ilerlememiş olması önemlidir.

-İp germe işlemi çoğunlukla 30 dakika sürer. İşlemden sonra kesinlikle kalıcı iz kalmaz, cilt üzerinde dalgalanmalar olabilir ancak bunlar zaten 1 hafta içerisinde yok olur.

-Yüz germe ameliyatının cerrahi komplikasyonları arasında tüm cerrahi işlemlerde görülen kanama, enfeksiyon, dikiş reaksiyonları, yara ayrışması gibi durumlar sayılabilir. Ameliyatta yüz sinirlerinde ve kaslarında yaralanmalar oluşabilir. Doku dolaşım bozuklukları ve doku kayıpları meydana gelebilir. 

Neden Tercih Edilir?

Fransız askısı, avantajlarından dolayı günümüzde birçok kişi tarafından tercih edilen bir estetik uygulamadır. Fransız askısının tercih edilmesinin nedenleri şöyle açıklanabilir:

Cerrahi bir işlem olmamasıdır

Lokal anestezi ile yapılır

Düşük riskli bir operasyondur

Doğal görünüm sağlar

Hızlı sonuç verir

Uzun süreli etkiye sahiptir 

Kimlere Uygulanabilir?

İyi bir seçenek olsa da bu işlemin herkese uygulanabileceği söylenemez.

Yüz sarkmasının hafif veya orta seviyedeki durumlarında etkilidir ve daha çok yüzün alt kısmında görülen sarkmaların giderilmesi için tasarlanmıştır.

Sağlıklı bir cilde ve iyi bir cilt alt yapısına sahip olan yetişkinler için uygundur.

Ancak, diyabet hastalığı, tiroid hastalığı, hamilelik, emzirme veya cilt enfeksiyonları gibi bazı durumların varlığında işlem önerilmez.

Ayrıca herhangi bir estetik işlem öncesinde, bir dermatoloji veya plastik cerrahi uzmanı tarafından detaylı bir muayene yapılması önerilir.

Hangi Bölgelere Uygulanır?

Özellikle yüzde daha çok tercih edilmekle birlikte vücudun farklı bölgelerindeki sarkmaları düzeltmek için kullanılan bir uygulamadır.

Bu bölgelerÇene, Boyun, Yanaklar, Kaşlar, Kollar, Bacaklar, Kalça, Göğüs, Genital Bölgeler

Bu bölgelerde de kişinin beklentisine göre yeterli kaldırma sağlayacaksa uygulanabilir.

Yapılan İşlemler Sonrası Nelere Dikkat Etmek Gerekir?

Dinlenme

İlaç kullanımı

Yüzü korumak

Sağlıklı Beslenmek

Kontrol

-Fransız askısı işlemi sonrası iyileşme süreci her hasta için farklı olabilir.

-Yukarıda yaptığımız önerilere dikkat edilirse daha rahat bir iyileşme süreci sağlayabilir. 

Güzellik için değer…

Nitrik Oksit (NO)

 

Nitrik Oksit (NO)

-NO antik bir elçidir. Yani yaşamın ortaya çıktığından beri vardır. Nobel Ödüllü bir moleküldür. Luis İgnarro ve arkadaşları tarafından Yaşam Molekülü olarak tanımlanmış ve bilimsel çalışmaların öncülüğünü yapmak için Nitrik Oksit Derneği kurulmuştur.
 

-Aslında Nitrojen (N) yaşam için esastır, ama tek başına kalamaz, ya indüklenir ya da indirgenir. NO böyle bir üründür. Nitrojen kaynağıdır aynı zamanda….Vücudumuzda döngüsel bir Nitrojen siklusu vardır, NO hücre içi ve hücre dışında sinyal iletişiminin ana maddelerinden biridir… Vücudumuzdaki tüm hücrelerin aralarındaki iletişimi bu sayede sağlanır. 

-Hücresel Yaşam dünyada varolduktan sonra önce bakteri ve bitkiler Nitrit ve Nitrat redüktazlar yoluyla NO sentezine başladılar. 

-NO nitrojen siklusunda zorunlu ara bir maddedir. Oksijen yokluğunda solunum için bir elektron alıcısı olarak kullanılabilir. 

-1980’lerde NO’nun memeli hücrelerinde de olduğu ve damarların endotel kısmında çok önemli rol oynadığı ortaya çıktı. 

-Belki hatırlarsınız, göğüs ağrısı olan hastalara dil atı nitrogliserin verilmektedir, bunun damarlardaki genişleme etkinliği NO üzerinden olmaktadır. 

-NO’nun vücudumuzdaki temel etkileri; gen regülasyonu, damarların esnekliğinin sağlanması, vasküler geçirgenlik, bronkodilatasyon, yeni damar oluşumlarını artması, kırmızı kan hücreleri ve trombosit fonksiyonları, sinirsel iletim ve sağlığı, hormonların salgılanması, iltihaplanmanın önlenmesi, cinsel sağlık, bağışıklık, barsak hareketliliği, hafızanın güçlenmesi, yara iyileşmesi ve metabolik fonksiyonların kontrolü şeklindedir…. Kilo vermeye ve sigaranın bırakılmasına yardımcı olabilir….Tip 2 diyabetin düzelmesine katkı sağlayabilir….

-Kanserde ise kompleks bir rolü vardır. NO'nun kanserdeki rolü hangi hücreler tarafından nerede ve ne zaman üretildiğine, hücresel konsantrasyonuna, redoks ortamına, hedef elemanlarına, NO  düzeyine ve tümörün mikro ortamına bağlıdır.  

-Kanser tedavisindeki rolü çok çeşitlidir…Tümör içindeki NO’nun aksiyon ve konsantrasyon süresine bağlı olarak kanser başlangıcı, kanser hücrelerinin progresyonu, tümör kan akımını, yeni damar oluşumları, metastaz, apoptozis, hücre ölümü ve tümörün baskılanmasına yol açar…. NO kanser tedavisinde, kemoterapi ve radyoterapinin etkinliğinin artmasında önemli rol oynar….

-NO üretiminde 3 tane NOS (Nitrik Oksit Sentetaz) rol oynar.

NO vücudumuzda NOS enzimlerinin izoformları tarafından üretilmektedir. eNOS, nNOS ve iNOS. eNOS; damarlarımızdaki endoteller tarafından, nNOS; sinir hücreleri tarafından, iNOS; bağışıklık sistemi tarafından…

-İlginçtir normalde vücudumuzda serbest oksijen ve nitrojen radikalleri metabolizma sonucu ortaya çıkarak hücrelerimize ve dolayısıyla vücudumuza zarar verir hale gelirler. NO; ilginçtir serbest nitrojen radikali olmasına rağmen, hücrelerimiz için faydası çok fazladır.

-NO; 30 Da ağırlığında olup, sıvı ortamlarda 0,1-5 sn, diğer konsantrasyonlarında ise 9 kat daha fazla yarı ömrü vardır ve gaz halinde bulunur. Lipofilik ve gaz yapısında olmasından dolayı hücre zarlarına kolayca diffüz edebilir…

-Vücudumuzda NO azaldığında, damarlarımızda daralma, esneme kaybı, pıhtılaşma problemleri, cinsel problemler, barsak sağlığında düzensizlikleri, barsaklardan emilim problemleri, beyin ve sinir hastalıkları meydana gelirken, olmadığında ise yaşam mümkün değildir….

-Normal beslenme düzenimizde ve günümüzdeki gıdalarla beslenme modellerimizle günlük NO ihtiyacının en fazla %10’unu alabilmekteyiz. Ayrıca hareket halinde olmak ve spor yapmak NO seviyemizi %10 arttırır. 20’li yaşlarda damarlarımızdaki NO seviyesi %90-100 iken yaş ilerledikçe maalesef azalmaktadır. Örneğin 60 yaşına geldiğimizde standart beslenme ile NO seviyesi %15’lere düşmektedir. Ve hepimizin bildiği gibi bu eksiklik nedeniyle bu yaşlarda kalp krizleri, felç ve damar tıkanıklıkları, hafıza problemleri olduğunu üzülerek görmekteyiz…

-COVID-19 Pandemisinde en büyük problem damarlarımızdaki endotellerde disfonksiyon gelişmesi ve trombosit fonksiyonlarında bozulmalar meydana geldiği için ani ölümler gelişmektedir. NO eksikliği bu faktörleri ciddi olarak daha da kötü hale getirmektedir. Tek başına olmasa bile bu dikkate değer bir nedendir.

-Bu nedenle vücudumuzdaki NO’yu normal değerlerde tutmak ve stabil hale getirmek gerekir. Madem Beslenme ve Spor ile sadece %15 civarında NO’nun varlığının sürdürülmesine katkı var, o zaman ek olarak NO’yu dışarıdan takviye olarak almak gerekir. Bu konuda destek almak isterseniz videomun açıklamalar bölümüne link olarak koyuyorum… 

-NO kaynağı olarak, dışarıdan alınan Nitrat ve Nitritler, vücut içinde ise L-Arginin, L-Sitrulin…

Et ürünleri, turunçgiller, pancar, sarımsak ve yeşil yapraklı sebzelerde yüksek oranda bulunmaktadır, ancak günlük ihtiyacımızı her gün kilolarca bu ürünlerden yiyerek karşılayabiliriz ki bu mümkün değildir… 

Ama Nitrat ve Nitritlerin diğer bir formu olan N-Nitrozaminler, tehlikelidir, kanserojendirler…Çoğunlukla salam, sosis vb gibi gıdalarda bulunurlar… 

-Özet olarak; Kan damarlarının gerektiğinde esnemesini sağlayarak kan akışını artırır, kan basıncını düşürür ve kalp sağlığını iyileştirir. Erkeklerde cinsel fonksiyonları iyileştirir. Egzersiz ve kas performansını artırır. Sistemik inflamasyonu azaltır ve bağışıklık sistemini güçlendirir…. Ve günümüz koşullarında dışarıdan takviye olarak alınmalıdır…

Linkler:

https://links.kyani.com/79Gzb

https://www.nitricoxidesociety.org/

 

AÇLIK


Günümüzde dünyamızın en önemli sorunlarından biri
açlıktır.

Dünyamızdaki aç insan sayısının yaklaşık bir milyardan fazla olduğu tahmin edilmektedir.

Ayrıca, kişisel olarak bakıldığında da açlık çok önemli durumlardan birini oluşturur, hiç kimse aç kalmak, yatağa aç girmek veya aç yaşamak istemez.

Açlık, hızlı kilo vermek için veya çeşitli yeme içme bozuklukları görülen bir çok hastalıkta, kaza, ameliyat, kanser, yanık gibi klinik durumlarda ya da sosyal, doğal afetler veya ekonomik nedenlerle gıdaya erişememe durumunda yeterli gıda alınamaması sonucu ortaya çıkar.

Asıl açlık; midelerimizin duyduğu değil hücrelerimizin aç kalarak, gıda, enerji, vitamin ve minerallerin yoksunluğu olarak tanımlanabilir…

Açlık devamında ve daha ileri dönemde malnütrisyon ve devamında yaşa bağlı olmayan erken ölümler meydana gelir… 

Peki açlık durumunda vücudumuzda neler oluyor.

Kısaca bir değerlendirelim…

Aslında çoklu kompleks mekanizmalar devreye girer…

Vücudumuzdaki enerji kaynakları karbonhidratlar, yağlar, proteinler, mineral, vitaminler ve eser elementlerdir.

Açlık durumu söz konusu olduğunda açlığın süresine bağlı olarak hücrelerimizde ve vücudumuzda ne gibi değişiklikler ortaya çıkıyor?

Aç kalmaya başladığımızdan itibaren, besin alınımının azalması sonucunda hücre enerji düzeylerini sabit kalmasını sağlamak ve korumak için bazı mekanizmaları devreye sokarak hücresel yanıtlar ortaya koyar.

Kanımızda glukoz ve aminoasitler azalır.

Hormonal mekanizmalar devreye girer.

Açlıkta sırasıyla önce karbonhidratlar, sonra yağlar daha sonra ise proteinler tüketilir.

Kısa süreli açlıkta, öncelikle kalp ve iskelet kasları glukoz kullanmayı bırakır, yerine serbest yağ asitleri ve keton kullanır…

Beyin ise bu dönemde glukoz kullanmaya devam eder…

Glikojen depoları korunur…

Glukozun bir kısmı Karaciğerde laktata dönüşür.

Laktat ise serbest yağ asitlerinin glukoza çevrilmesinde rol oynar…

Hücresel enerji bir müddet bu şekilde üretilmeye ve sabit kalmaya devam eder…

Bu dönemde hormonlarda değişimler başlar…İnsülin azalır, Glukagon, Büyüme Hormonu, İnsülin Benzeri Büyüme Faktörü-1, Glukokortikoidler, Epinefrin ve Tiroid Hormonları artar…

Yukarıdaki değişimler bir müddet değişmeden devam eder, Ancak;  aç kalma süresi uzadıkça bu durum farklılaşmaya başlar…

Sürelere göre açlıkta neler oluyor?

1) Gıdaların emilimi sonrası (postabsorbtif) dönem (5-6 saat): Bu dönemde beyin, böbrek ve iskelet kası gibi dokular için glukoz birincil enerji kaynağıdır.

2) Erken açlık dönemi (1-7 gün): Açlığın ilk 72 saatlik döneminde beyin, renal medulla ve eritrositler ilk olarak enerji kaynağı olarak glikozu kullanır.

Periferik dokular glukoz yerine yağ asitlerini kullandığından, kas ve böbrek için enerji kaynağı olarak yağ asitlerinin önemi artar.

Beyin glukoz yerine yakıt olarak keton cisimciklerini kullanmaya başladığında artık KC glikojen depoları boşalmıştır.

Glikojen depoları tükendiğinde, periferik dokularda proteinler yıkılmaya başlar ve glukoz öncelikli olarak, aminoasit ve gliserolden glukoneogenez (glukozun karbonhidratlar dışında diğer moleküllerden oluşması) yolu ile üretilir.

Bu dönemde fizik muayenede belirgin bir özellik saptanmaz.

3) Devam eden ara açlık dönemi (1-3 hafta): Bu dönemde yağ dokusunda lipoliz ve hepatik ketogenez artar.

Glukoz hem hepatik hem de renal glukoneogenez yolu ile üretilir.

Yağ asitleri ve keton cisimcikleri böbrekler ve kas dokusu için asıl enerji kaynakları durumundadır ve artık beyin için keton cisimcikleri glikozdan daha önemli konumdadır.

4) Uzamış açlık dönemi (> 3 hafta): Artık böbrekler ve kas dokusu için asıl enerji kaynağı yağ asitleri ve keton cisimcikleridir.

Beyinde enerji kaynağı olarak glukoz kullanımının yerini keton cisimciği kullanımı almıştır.

Sonuç olarak, enerjinin kaynağı yağ dokusundaki trigliseridlerdir.

Kas yıkımı ve KC glukoneogenezi çok azalmıştır. Artık vücudumuz bu dönemde kas yıkımını ve KC’de yeniden Glukoz yapımını azaltır.

Yeterli sıvı (1,5 lt/gün) ve bir miktar elektrolit (1,5 g tuz) alan kişiler  açlığa biraz daha dayanabilirler.

Ancak bu süre uzadıkça vücuttaki beyin, sinir ve kaslar başta olmak üzere organlar kaybedilir.

Yeterli sıvı ve mineral alımı olmayanlar, dehidratasyon ve elektrolit dengesizliği nedeniyle birkaç günde kaybedilir, gerekli sıvı ve elektroliti alan kişiler ise birkaç ay yaşayabilir.

Ama sonuçta vücutta ciddi defektler ortaya çıkar…

Açlık Süresince Klinik Tablo:

-Vücut total yağ dokusu miktarı açlığa dayanma süresini etkiler.

-Günlük 2000 kalori gereksinimi olan sağlıklı, normal kilolu bir kişi 30-60 gün aç olarak hayatını devam ettirebilirken obez bir şahıs açlığa daha uzun süre dayanabilmektedir. Beraberinde su alımının da olmadığı açlık durumları daha dramatik bir klinik tablo ile seyreder.

-Açlık süresince kilo kaybı ve zayıflama klinik tabloya hakim olan bulgulardır.

-Yağ asitleri mobilizasyonuna paralel şekilde seviyesi artan keton cisimleri ketonemiye neden olarak ağızda aseton kokusu ile birlikte idrarda da keton cisimlerinin tespit edilmesine neden olur.

-Orbital yağların kaybı nedeniyle gözler çökmüstür.

-Deride incelme, kuruma ve pullanma görülür, elastikiyet ve pigmentasyon kaybı vardır ve deri uzuvlar üzerinde kıvrımlar oluşturur.

-Kişi solgun gözükür.

-Ödem ve asit, protein kaybı nedeniyle onkotik basınçta meydana gelen değişikliklere bağlıdır.

-Kalp kasında da atrofi oluşması nedeniyle kalp yetmezliği gelişir.

-Arteriyel tansiyondaki azalmaya bağlı nabız filiform özellik kazanır ve palpe edilemez hale gelir.

-Açlığın ilk 48-72 saatlik döneminde kan basıncı sabit kalırken, nabız sayısı artar.

-Bu dönemde fizik aktivite genel olarak iyi durumdadır ve merkezi sinir sistemi fonksiyonları hemen hiç etkilenmez.

-Açlık süresi uzadıkça açığa çıkan sıvı-elektrolit kaybı ve ek olarak katabolizmadaki artış sonucu biriken metabolitler nedeniyle bilinç kaybı meydana gelir, sonuçta koma ve ölüm görülür.

Sağlıklı ve normal kilolu kişilerde 1-3 günlük açlık sonrası yapılan bir çalışmada, aktif protein yıkılımı belirlenirken, obez kişilerde görülmediği bildirilmiştir. Kilolu kişiler uzun süreli açlıkta normal insanlara göre daha şanslıdırlar… 

Açlık maruziyeti olan kişilerde bazal metabolizma hızı düşer. Ancak beslenemem durumu devam ederse bir müddet sonra hipertiroidi meydana gelir ve katabolizma daha da hızlanabilir….

Metabolik ve yapısal olarak birçok sistem üzerinde etkili olan açlık durumunda klinik tablo da benzer şekilde çeşitlilik gösterir.

-Bir idrarla azot atılımı artar. Protein yıkım göstergesidir.

-Kanda Tiroid Hormon seviyesi ilk 24 saatte azalmaya başlar 3-7 günde %50 oranında azalır, daha sonraki dönemlerde ise artmaya başlar.

-Açlık sırasında glukagon salgılanması artar ve glukoneogenezin (Glukozun vücut içinde diğer moleküllerden üretilmesi) azami olduğu açlığın 3. gününde doruğa ulaşır.

-Açlıkta 3. günden sonra hücre siklusunda görevli enzimlerin (timidin kinaz, ornitin dekarboksilaz ve mukozal DNA polimeraz) etkileri azaldığından, hücre mitozu yavaşlamakta ve bazı hücreler siklusun G1 evresinde kalmaktadır.

-Bu duruma bağlı olarak epitel hücrelerinin yenilenmesi yavaşlamaktadır.

-Beslenmenin yeniden başlamasıyla birlikte bu enzimlerin aktivitelerinde ve hücre mitozunda artış görülmektedir.

-Açlığın şiddetine bağlı olarak gastrin düzeyinde azalmalar olabilir.

-Açlığın süresine bağlı olarak barsaktaki pariyetal hücrelerin tubuloveziküllerinde düzleşmeler ve zamanla ortadan kalkma dolayısıyla da hücre içi kanalların lümenlerinde daralma ve mikrovilluslarda kısalmalar meydana gelmektedir

Uzun süren açlık Dünyamız da özellikle Savaşlar, ve Zorunlu Göç, Ekonomik Durumu kötü olan Ülkelerde gittikçe artmaya devam ediyor…

Bunun yanında Açlık Grevleri önemli rol oynamakta…

Kısa Süreli Açlık, Oruç ve Aralıklı Fasting uygulamaları vücudumuzun daha sağlıklı olmasına, yenilenmesine, toksinlerin atılmasına ve kök hücrelerimizin uyarılmasına yol açtığı için desteklenmelidir…Su mutlaka her gün yeterince alınmalıdır….Ama uzun süreli açlık ASLA….

Açlık Durumunun Tedavisi:

Tedavi yöntemleri planlanırken, bulantı-kusma, sindirim sistemi hastalıkları, metabolik kronik hastalıklar, anoreksiya nervosa, malnütrisyon durumları, kronik depresyon, koma gibi bilinç durumu değişiklikleri, yoksulluk, kıtlık, protesto amaçlı açlık gibi altta yatan nedenin bilinmesi önemlidir.

Kişinin açlığın hangi evresinde olduğunun klinik ve laboratuvar olarak belirlenmesi, ek hastalıkların varlığı ve bu süreçte alınabilmiş gıdaların özellikleri tedavide belirleyici rol oynamaktadır.

Protesto amaçlı gönüllü açlık eylemleri ile ilgili olarak Dünya Hekimler Birliği tarafından 1991 yılında hazırlanarak yeniden gözden geçirilen Malta Bildirgesi, bu kişilerin takip ve tedavisi ile ilgilenecek hekimler için değerli bir kaynaktır.

Yalnızca sıvı ve elektrolit alınan açlıklarda, özellikle karbonhidratların alınmaya başlanması ile birlikte ortaya çıkan, kalorisi yüksek yeniden beslenme bu kişilerde B1 vitamini eksikliğini derinleştirmekte ve Wernicke-Korsakoff

Sendromu
(WKS)
olarak adlandırılan klinik tablonun oluşmasına yol açmaktadır. WA bulguları ile öğrenme ve hafıza defektinin beraber olduğu semptom kompleksidir.

Bu hastalarda yeniden beslenme sendromu (Refeeding Sendromu) olarak adlandırılan ve ölümle sonlanabilen bir tablo ortaya çıkabilir.

Kesin enerji yoksunluğu ve yetersiz enerji alımı nedeniyle oluşan durumların tedavisi ve bu durumdaki yaklaşımlar ise daha farklıdır.

Sözgelimi, ideal ağırlığının %30’undan fazlasını kaybetmiş bir anoreksia nevroza hastası hızlı beslenirse hipofosfatemi, kardiyak arrest ve deliryum gelişebilmektedir.

Kısa süreli açlıklar iyidir, ama uzun süreli açlık geri dönüştürülemeyen hasarlara yol açar…İnsanlığın Açlıkla Mücadelesine çeşitli yollarla destek olalım….Yardımcı olalım…