Misyonum Sağlık ve BeslenmeBilgilendirme amaçlıdır; tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Prostatik Spesifik Antijen (PSA)

PSA (Prostatik Spesifik Antijen)

Hepimizin bildiği gibi Prostat konusu erkekler için bir kabustur.

İdrar yakınmaları varsa doktora gidilir, ama eğer idrar yakınmanız yoksa ne yapmalı?

İdrar yakınmaları olsun ya da olmasın 50 yaşına doğru prostat için mutlaka değerlendirme yaptırılmalıdır.

Prostat hücreleri, Prostatik Spesifik Antijen kısa adıyla PSA salgılar. PSA, meninin kıvamını düzenleyen bir enzimdir. Salgılanan PSA’nın büyük bir kısmı spermlerle birlikte atılır. Az bir kısmı ise kana geçer. PSA'nın kandaki normal değeri yaşa ve prostat büyüklüğüne bağlı olarak değişmekle birlikte üst sınırı ortalama 4 ng/ml olarak kabul edilir.

PSA değerinin artmasının nedeni; prostatın kanallarının ve epitelinin yapısının bozulduğu durumlarda kana normalden daha fazla oranda geçmesidir. Prostat bezinin yapısının bozulduğu durumlar genellikle iyi huylu prostat büyümesi, prostat iltihaplanması ve prostat kanseridir. Bunların haricinde; prostat hastalıklarının dışında da PSA yükselmeleri oluşabilir…Örneğin İYE, mesane enfeksiyonları, taş hastalıkları, ürogenital sistemde yapılan girişimler, sonda takılması, üretra hastalıkları, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, travmalar gibi…

Bu durumların içinde en önemlisi prostat kanseridir. Prostatın içinde kanser hücreleri büyürken hiçbir belirti vermeyebilir. Bu nedenle 50 yaşından sonra belirli aralıklarla PSA testi yaptırılmalıdır.

PSA, yukarıda da anlattığım gibi prostat bezine özgü bir moleküldür, yani kansere veya başka hastalıklara özgü bir parametre değildir. Bu nedenle PSA sonuçları sizleri psikolojik olarak etkilememeli, bir uzman tarafından değerlendirilmelidir.

Örneğin; literatürlere baktığımızda PSA değerinin 1 ng/ml nin altında olduğu çok düşük değerlerde bile %6.6 hastada prostat kanseri bulunabilmektedir. Bununla birlikte PSA değeri arttıkça kanseri yakalama şansı artmaktadır. PSA: 3,1 - 4 ng/ml arasına ulaştığında hastaların %26,9'sında prostat kanserine rastlanmaktadır.

Tek başına PSA düzeyinin yüksekliği ile prostat kanseri tanısı konulamaz. PSA yüksekliği yalnızca prostat kanseri riskini gösterir. Prostat kanserinin kesin tanısı biyopsi ile konur. Biyopsi için de dünya standartları gereği 4 mg/dl ve üzeri PSA değeri varsa ve enfeksiyon bulgusu yoksa biyopsi yapılması önerilmektedir. Ancak istisnalar olabilir. Örneğin, 1. Derece akrabalarında prostat kanseri olan kişilerde biyopsiler için bu kriterler aranmayabilir. Bu kişilerde yapılacak diğer ileri testler ile PSA birlikte değerlendirilmelidir.

İdrar yolu veya prostat enfeksiyonları PSA değerini yükseltebilir. Bu yüzden PSA değeri yüksek olan hastalarda olası prostat iltihabı için antibiyotik verilip, daha sonra PSA kontrolü şeklinde bir uygulama yaygındır. Yani her PSA yüksekliğinde biyopsi yapılmaz…

PSA hangi aralıklarla baktırılmalıdır? Normal koşullarda ilk PSA’ya 50 yaşında baktırmak uygundur. Bir istisnası var: Eğer 1. Derece akrabalarda prostat kanseri varsa genetik risk ve yatkınlıktan dolayı erken tanıya yönlenebilmemiz için 40 yaşında ilk PSA bakılmalıdır.

50 yaşında PSA baktırdık. Normal sınırlarda olduğu görüldü. Ne yapalım? Sık sık PSA bakılmasına gerek yoktur. 3-4 yıl sonra tekrarlamakta fayda vardır. Eğer yine normal ise yine 3-4 yıl sonra baktırabiliriz. Ancak ilk PSA’mız ve ikinci tekrardan yaptırdığımız PSA, üst sınırlara yakınsa 1-2 yıl içinde tekrardan bakılması uygundur.

Eğer dalgalanan bir PSA’nız varsa muhtemelen sıkça prostat enfeksiyonu veya idrar yolu enfeksiyonu geçiriyorsunuz demektir. Gittikçe artarak yükselen bir PSA durumunda ise mutlaka bir üroloji uzmanına görünmenizi tavsiye ederim. İleri testlere ve biyopsiye ihtiyaç ortaya çıkmış olabilir…

Evet Sevgili Dostlar, PSA; erkekler için önemli bir belirteçtir. Prostat hastalıklarının tanısı, tedavisi ve takibinde önemli bir moleküldür. PSA’nıza baktırmayı ve eğer problem olduğunu düşünüyorsanız işin uzmanına görünmeyi ihmal etmeyin…



Kabızlık

Kabızlık

Herkesin hayatında bir veya birkaç kez kabızlıkla imtihanı olmuştur. Kabız olduktan sonra barsaklardan o dışkıyı kolayca çıkarmak zordur, dışkı taş sertliğine gelmiş ve içerde de büyümüştür…

Kabızlık bir hastalık mıdır? Bir semptom ve bulgu mudur? Ya da bir hastalığın uzantısı mıdır?

Kadim tıp öğretilerinde kabızlık bir hastalık olarak geçmektedir.

Kişide barsaklara ve sinir sitemine bağlı bir neden olmadan kabızlık varsa eğer, ben de Çin Tıbbı gibi geleneksel öğretiler gibi düşünmekteyim.

Organlar bir düzen içinde çalışmalıdır.

Barsaklarımızda kişinin kendi kurguladığı yeme içme alışkanlıkları ile bir dışkılama düzenine göre hareket etmektedir. Yani herkesin düzenli bir barsak alışkanlığı vardır. Çoğunlukla günün aynı saatlerinde bir kez dışkılama gerçekleştirilir.

Kabızlık genellikle bu düzenlilik içinde oluşursa  ya kaka geldiğinde erteleme yapılmıştır, ya da yeme içime alışkanlığı değişmiştir.

Ancak oluşan bu kabızlık uzun süre devam etmeye başladıysa veya bir kabız bir ishal oluyorsa veya günde 3-5 kez veya 4-5 günde bir dışkılama yapanlar mutlaka kolonoskopi yaptırmasında fayda bulunmaktadır…

Kabızlığın en önemli nedeni uygun tuvalet yeri bulunmadığında erteleme alışkanlığıdır. Bunun haricinde stres ve gerginliktir…

Dışkılama ile bedenimizde  oluşmuş en ağır toksinleri ve posaları, diğer atıkları atarız…

Kabızlık oluştuğunda düzenli olarak evin çöpünü boşaltmadığımızda mutfakta nasıl ağır kokular oluşuyorsa burada da aynı senaryoları düşünebiliriz.

Atıklar barsaklarda birikecek, toksinler artacak, toksinlerin oluşturduğu zehirli gazlar artacak, bu artan gazlar maalesef barsaklardan kanımıza geçecek, başta karaciğer olmak üzere tüm organlarımıza negatif etkisi olacaktır…

Karaciğere ulaşan toksinler safra ile tekrar barsaklara atılacak, ama kabızlık kronik hal aldığında bu kısır döngü artarak devam edecektir…

Yorgunluk, halsizlik, bitkinlik, uykudan dinlenmeden uyanma, güçsüzlük gibi belirtiler ortaya çıkar…

Kronik kabızlık oluşursa eğer bu kendi başına ciddi bir olgu haline gelmiştir. Bu şartlarda tedavi mutlaka hastanede yapılmalıdır.

Bu arada söylemeden geçmeyeyim. Ailede barsak kanseri öyküsü varsa mutlaka 40 yaşından sonra veya öykü yoksa 50 yaşından sonra belirli aralıklarla erken tanı için kolonoskopi yapılmalıdır…

Kabızlık çocuklarda da başlı başına bir derttir. Uzun süre devam ederse gelişme geriliğine neden olabilir. Başta abur cuburla beslenme hataları, sevgisizlik, istismar olmak üzere önemli nedenleri vardır…Bunlar çok önemli konulardır, ihmal edilmemelidir…

Kabızlığa neden olan beslenme hatalarının başında şekerli ve hamurlu yiyecekler ile hayvansal gıdalar gelmektedir…

Sonuç olarak; kabızlık sorunu yaşayanlar uykudan dinlenerek uyanmazlar.

Tansiyon hastalarında kabızlık sorunu varsa kullandığı ilaçlara daha dirençli hale gelir ve tansiyonları hep yüksek kalır…

Keza şeker hastaları da yanı şekildedir. Kan şekerleri yeterince düşmez ve şeker ilaçları az gelmeye başlar…

Kadınlarda kabızlık ağrılı adet kanamalarını arttır.

Migren ağrıları sıklaşır ve şiddeti artar.

Ergenlik sivilcelerinin artmasına yol açar.

Barsak mikrobiyotasını negatif etkiler.

Barsak sağlığının bozulmasına katkı sağlar.

Nörodejeneratif hastalıklarda kronik kabızlık için yakın takip gerekmektedir…

Kabızlıkta demir eksikliği anemisi ve vitamin eksiklikleri daha sık gözlenir.

Mide koruyucular başta olmak üzere ilaçların kabızlık oluşturucu yan etkileri olabilir, bu konuda reçete yazıldığında bu tür etkisinin olup olmadığını sorun veya araştırın…

Kabızlık oluştuğunda veya oluşmaması için keten tohumu, gün kurusu kayısı, zeytinyağında bekletilmiş incir kurusu, her öğünde bol miktarda sebze, magnezyum tabletleri, posa bırakan meyveler, yaz meyveleri, bitki çayları fayda sağlar…

Eğer ciddi sağlık problemleriniz yok ise; Gevşeme ve nefes egzersizleri, yürüyüşler, anksiyeteyi azaltıcı hipnozlar, beslenme alışkanlıklarını değiştirme, lifli beslenme, düzenli ve acıkıldığında beslenme gibi basit önlemlerle kabızlığı yaşamayabilirsiniz…

Barsak düzeni değişikliklerinde ve kronik kabızlıkta mutlaka doktorunuza başvurmayı unutmayın…

Alkali Yaşam ile kabızlık önlenebilir....

Alkali Yaşam Bir Bütündür kitabım tüm internet kitap satış sitelerinde bulunabilir. Sağlıkla Kalın....




Testesteron Düşüklüğü

 

Testesteron Düşüklüğü

Bir dakikalığına Lisedeki biyoloji derslerimize geri dönelim: Biliyorsunuz erkeklerde testisler ve kadınlarda yumurtalıklar testosteron (T) üretir.️

Testesteron bir androjendir ve seks hormonlarından biridir.

Bu seks hormonu erkeklerde kadınlara göre çok daha yüksek dozlarda üretilir.

Sağlıklı bir erkekten kanda ölçülen testosteron düzeyi, ölçen laboratuvarın ölçüm metoduna göre değişiklik gösterebilmekle birlikte, 300 – 800 ng/dl olarak hesaplanmıştır. Kandaki testosteron düzeyinin 300 ng/dl'nin altında hesaplanması halinde testosteron düşüklüğünden bahsedilir.

Testosteron kemik sağlığını destekler ve kas kütlesini arttırmaya da yardımcı olabilir.

Kadınlarda ise testosteron, yumurtalıklar tarafından üretilir ve adet döngüsü üzerinde etkisi vardır. Ayrıca kadınlardaki kas kütlesini ve kemik yoğunluğunu da etkileyebilir.

Kadınlarda, normal total testosteron değerleri genellikle daha düşüktür ve genellikle 15-70 ng/dL arasında olmalıdır. Yüksek testosteron seviyeleri, kadınlarda yüz ve vücutta aşırı kıllanma (hirsutizm) ve düzensiz adet döngüsü gibi sorunlara yol açabilir.

30 yaşından sonra erkek T seviyeleri yılda %1 ila %2 düşer ve sonunda 40'lı yaşlarında stabil hale gelir. Amerikan Üroloji Derneği'ne göre 300 ng/dL'nin altındaki seviyeler düşük veya eksik kabul edilir ve aynı zamanda hipogonadizm olarak da adlandırılır.️

Testesteron gün içinde en yüksek ve en düşük olduğu dönemler bulunmaktadır: Sabah saatlerinde en yüksektir… Akşama doğru düşmektedir. Bu nedenle kan testleri sabah 08.00-10.00 arasında yapılmalıdır.

Erkeklerde testosteron düşüklüğü belirtileri şunları içerebilir:

-Düşük seks dürtüsü

-Düşük enerji

-Erektil disfonksiyon

-Kilo almak

-Depresyon belirtileri

-Daha az saç büyümesi

-Daha ince kemikler

Kadınlarda testosteron düşüklüğü şu şekilde ortaya çıkabilir:️

-Zayıf konsantrasyon

-Düzensiz adet döngüsü

-Anemi

-Düşük seks dürtüsü

-Azalmış kemik gücü

Eğer yukarıda tanımladığım bulgular sizde de varsa Doktorunuzla konuşun ve Testesteronla birlikte diğer testlerinizi yaptırın…

Testesteronun vücudumuz tarafından kullanılabilmesi için serbest testesterona ve onunla birlikte zincir oluşturan albümin ve sex hormonu bağlayıcı globuline ihtiyacı vardır. Ayrıca serbest testesteronun kullanılabilirlik yüzdesi de önemlidir…

Eğer elimizde albümin, SHBG ve total testesteron düzeyleri varsa serbest testesteron ve kullanılabilir serbest testesteronun hesaplanması kolaydır ve bu amaçla kurulmuş hesaplamaların otomatik olarak yapıldığı web siteleri var.

Normal sınırlarda testesteronun olması mutlaktır ancak daha önemlisi serbest testesteronun ne kadarının kullanılabilir olmasıdır…

Testosteron düşüklüğünüz varsa seviyenizi yükseltmenin birçok yolu vardır.

Tedavi seçenekleri cinsiyetiniz ve ne kadar eksik olduğunuz gibi faktörlere bağlıdır, ancak genel olarak konuşursak, aşağıdaki stratejiler yardımcı olabilir:️

-Yüksek yoğunluklu aralıklı antrenman gibi belirli egzersiz türlerini yapmak

-Yeterli protein tüketmek ve daha fazla sağlıklı yağ tüketmek

-Stres ve kortizol seviyelerini en aza indirmek

-Çinko, D vitamini, zencefil veya palmetto gibi T üretimini destekleyen takviyeleri almak

-Kaliteli uykuya öncelik vermek

-Özellikle alımınız aşırı ise alkol tüketimini azaltmak

Eğer yukarıdaki tanımladığım yöntemlerle total ve serbest testesteronda eksiklik varsa ya da kullanılabilir serbest testesteron oranı saptanırsa ve eksiklik varsa testosteron replasman (yerine koyma) tedavisinden fayda görülebilir

Ancak bu süreçleri, üroloji, androloji veya endokrinoloji uzmanlarıyla yürütmek de fayda bulunmaktadır…

Metformin


Metformin
, son derlemelere baktığımızda güvenli ve ucuz bir molekül olduğu ve tip 2 diyabetin tedavisinde sıklıkla kullanılan bir ilaç olarak kullanıldığını görmekteyiz.

Primer görevi kandaki glukoz düzeyini azaltmaktır.

60 yıldır kullanılan bu molekülün bu süre zarfında yapılan farklı çalışmalarda sadece Şeker Hastalığına değil aynı zamanda Kanser ve Yaşlanma dahil Şişmanlık, Nörodejeneratif, Karaciğer,  Kalp-Damar ve Böbrek Hastalıklarında da faydaları olduğu gösterilmiştir.

Metformin sadece glukoz üzerinden değil bir çok moleküler mekanizma ile bu hastalıklarda olumlu yer aldığını görmekteyiz…

Metformin; hücresel düzeyde mitokondriler üzerinde, enerji molekülü olani ATP’yi azaltarak, AMP’nin arttırılmasını sağlayarak, Lizozom, ATPase enzim bileşikleri yoluyla glikoz ve lipid metabolizmasında ve enerji dengelenmesinde yer alır. 

Glukoneogenez genlerinin salgılanmasını inhibe ederek glukoz oluşumunu engeller.

Ancak halen bilinmeyen yönleri de bulunmaktadır…

En önemli rolü insülin ve insülin büyüme hormonu reseptörlerini inhibe etmesidir.

Ancak bu metforminin olumlu özelliklerinden faydalanmak için vücudumuza iyi bakmalı, egzersiz ve spor yapmalı, sağlıklı beslenmeli ve sağlıklı yaşamalıyız. Bunlar sağlıklı olmanın basit ve temel kuralları….

İşte metforminin yararları ve zararları hakkında bilgiler:

Yararları:

Kan Şekeri Kontrolü: Metformin, karaciğerin glikoz üretimini azaltarak ve vücut hücrelerinin insülini daha etkili bir şekilde kullanmasını sağlayarak kan şekeri seviyelerini düzenlemeye yardımcı olur. Bu, tip 2 diyabet hastalarında kan şekeri kontrolünü iyileştirir. İnsülin duyarlılığını arttırır, açlık insülin seviyesini azaltır.

İnsülin direncinin azalması: Metformin, hücrelerin insüline karşı olan direncini azaltır. Bu, vücuttaki insülinin daha etkili bir şekilde kullanılmasını sağlar ve kan şekeri düzeylerini düşürür.

Kilo Kontrolü: Metformin, kilo kaybına yardımcı olabilir. Diyabetli bireylerde bazen kilo alma eğilimi vardır ve metformin bu durumu engellemeye yardımcı olabilir. Çalışmalarda mitokondrial biyogenezisi arttırarak, yağ asiti alınmasını azaltarak, ısı oluşumunu stimüle ederek anti-obesite etkisini göstermektedir….

Kardiyovasküler Koruma: Metformin, kardiyovasküler hastalıkların riskini azaltabilir. Bazı çalışmalar, metformin kullanan tip 2 diyabet hastalarında kalp krizi ve inme riskinin azaldığını göstermektedir.

Tip 2 diyabetli gebeler, yemek sonrası oluşan şeker yükselmeleri (gestasyonel diyabet), polikistik over sendromunda etkilidir… 

Kaslarda glukoz kullanımını arttırır…

Son çalışmalarda Tip 2 diyabetli hastalarda barsak mikrobiotasına olumlu etkisi gösterilmiştir…

Farklı tümör hücrelerine, direkt ve indirekt moleküler mekanizmalarla etki ederek, tümör hücrelerinin büyümesi, yaşaması ve metastaz yapmasını engellediğine dair çalışmalar bulunmaktadır…Meme, Kan, Barsak, Endometrium ve Kemik Kanserleri…

DNA hasarını ve vücut içinde oluşan ROS’ları azaltarak, inflamasyonu ve otofajiyi azaltarak yaşlanmayı önleyebilir...Sinir Hücrelerinin hasarlanmasını azaltır… Şeker hastalığı olsun veya olmasın bu etkiler hücreler üzerinde gösterilmiştir….

Zararları:

Sindirim sorunları: Metformin, mide bulantısı, karın ağrısı, ishal ve iştah kaybı gibi sindirim sorunlarına neden olabilir. Bu yan etkiler genellikle hafif ve geçicidir, ancak bazı kişilerde daha ciddi olabilir.

Laktik asidoz: Metformin kullanımı nadiren laktik asidoz denilen ciddi bir yan etkiye neden olabilir. Laktik asidoz, kanınızdaki laktik asit seviyelerinin yükselmesine bağlı olarak tehlikeli bir şekilde düşük pH seviyelerine yol açabilir. Bu durum nadirdir, ancak belirtiler arasında kas ağrısı, hızlı solunum, halsizlik ve kusma bulunabilir.

B12 vitamini eksikliği: Uzun süreli metformin kullanımı, B12 vitamini emilimini etkileyebilir ve B12 vitamini eksikliğine neden olabilir. B12 vitamini eksikliği, anemi, sinir hasarı ve bilişsel sorunlara yol açabilir.

Karaciğer Üzerindeki Etkileri: Karaciğer vücudumuzun ana deposudur ve metabolizmanın ana yüklenicisidir. Bu nedenle her türlü olay ve metabolik organizasyondan etkilenmektedir. Metforminin olumlu etkileri bu organ üzerinde gözlenirken nadiren karaciğer fonksiyon bozukluğuna neden olabilir. Özellikle karaciğer problemleri olan bireylerde dikkatli kullanılmalıdır.

Metformin kullanırken ortaya çıkan herhangi bir yan etki veya endişe durumunda, bir doktora danışmak önemlidir. Sadece doktorunuz tarafından reçete edilen doz ve talimatları takip etmek gerekir.

Vitaminler

Vitaminler Neye Yarar?

Vitaminler, vücudun normal işlevlerini sürdürebilmesi için gerekli olan organik bileşiklerdir. Genellikle gıdalardan alınır ve birçok biyokimyasal reaksiyonun düzgün bir şekilde gerçekleşmesi için önemlidir. İnsanlar için gerekli olan 13 farklı vitamin vardır. İşte bu vitaminlerin bir listesi:

A Vitamini (Retinol): Görme, cilt sağlığı, kemik gelişimi ve bağışıklık fonksiyonu için önemlidir. Havuç, balık yağı, süt ürünleri gibi kaynaklarda bulunur.

B1 Vitamini (Tiamin): Karbonhidratların metabolizmasında rol oynar ve sinir sistemi sağlığı için önemlidir. Tahıl ürünleri, et, kurubaklagiller gibi kaynaklarda bulunur.

B2 Vitamini (Riboflavin): Enerji üretimi ve hücre fonksiyonları için gereklidir. Süt ürünleri, et, yeşil yapraklı sebzeler gibi kaynaklarda bulunur.

B3 Vitamini (Niasin): Enerji üretimi, sindirim sistemi ve sinir sistemi fonksiyonları için önemlidir. Balık, tavuk, et, süt ürünleri gibi kaynaklarda bulunur.

B5 Vitamini (Pantotenik Asit): Karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasında rol alır. Birçok gıdada bulunur, özellikle et, yumurta, süt ürünleri, brokoli gibi kaynaklarda mevcuttur.

B6 Vitamini (Piridoksin): Protein metabolizması, sinir sistemi fonksiyonları ve kan sağlığı için önemlidir. Et, balık, muz, patates gibi kaynaklarda bulunur.

B7 Vitamini (Biyotin): Yağ asidi metabolizması ve sağlıklı saç, cilt ve tırnaklar için önemlidir. Yumurta, balık, mantar gibi kaynaklarda bulunur.

B9 Vitamini (Folik Asit): Hücre bölünmesi, DNA sentezi ve hamilelikte bebek gelişimi için önemlidir. Yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, turunçgiller gibi kaynaklarda bulunur.

B12 Vitamini (Kobalamin): Kırmızı kan hücresi üretimi, sinir sistemi sağlığı ve DNA sentezi için gereklidir. Et, balık, yumurta, süt ürünleri gibi hayvansal kaynaklarda bulunur.

C Vitamini (Askorbik Asit): Bağışıklık sistemi, kollajen sentezi ve demir emilimi için önemlidir. Turunçgiller, kırmızı biber, brokoli gibi kaynaklarda bulunur.

D Vitamini (Kalsiferol): Kalsiyum ve fosfor emilimi, kemik sağlığı ve bağışıklık fonksiyonu için önemlidir. Güneş ışığı, balık yağı, süt ürünleri gibi kaynaklarda bulunur.

E Vitamini (Tokoferol): Antioksidan özelliklere sahiptir ve hücre zarlarının korunmasına yardımcı olur. Bitkisel yağlar, fındık, tohumlar gibi kaynaklarda bulunur.

K Vitamini: Kan pıhtılaşması ve kemik sağlığı için önemlidir. Yeşil yapraklı sebzeler, brokoli, karaciğer gibi kaynaklarda bulunur.

A, D, E ve K vitaminleri Yağda eriyen vitaminlerdir. Bu nedenle yağlı yiyeceklerle birlikte alınması tavsiye edilir…

Bu vitaminlerin düzenli olarak yeterli miktarda alınması, sağlıklı bir yaşam için önemlidir. Ancak, vitamin eksiklikleri veya fazlalıkları sağlık sorunlarına neden olabilir, bu nedenle dengeli bir beslenme önemlidir.

Bazı vitaminlerin farklı formları bulunmaktadır. Onlarla ilgili bilgileri daha sonraki yazılarımda yeri geldiğinde değineceğim...

Herhangi bir sağlık sorunu olan veya olmayanlar vitamin takviyesi kullanma konusunda endişeleriniz varsa, bir sağlık uzmanına danışmanız gerekir. Lütfen günümüzde; gıdalarımızdaki besin değerlerinin azaldığını unutmayın… 

Sağlığımız İçin Hangi Bitki Çaylarını Tüketelim?

 

Sizlere gönül rahatlığıyla içebileceğiniz 18 Bitki Çayı önerebilirim...

Bazılarına aşinalığınız vardır, bazılarını ise duymamış olabilirsiniz…

Hepsinin zaman zaman tüketilmesinde yararları bulunur… 

1.Papatya Çayı

Papatya çayı sakinleştirir ve uykuya dalmaya yardımcı olur.

Doğum sonrası kadınlardaki uyku problemlerinde, bebeklik çağında, uykusuzluk yaşayanlarda, uyku kalitesinin iyileşmesinde, depresyon belirtisinin azalmasında, gece uyanmalarında azalmada, uykuya dalmanın kolaylaşmasında etkilidir…

Ayrıca antibakteriyel, antiinflamatuvar ve karaciğer koruyucu, ishal ve mide ülserine olumlu etkileri bulunur….

Adet öncesi semptomları azaltır, şeker hastalarında kan şekeri, insülin ve lipit düzeylerinde iyileşmeler görüldüğü çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir…

2.Nane Çayı

Nane çayı dünyada en çok kullanılan bitki çaylarından biridir…

Sindirim sistemini destekler, antioksidan, antikanserojen, antibakteriyel ve antiviral özelliklere sahiptir…

Sindirim sistemindeki mide bulantısının ve spazmların azaltılmasında yardımcıdır…

3.Zencefil Çayı

Zencefil çayı, antioksidanlar içeren baharatlı ve lezzetli bir içecektir…

Vücudun iltihaplanmasında savaşmaya yardımcı olur ve bağışıklık sistemini uyarır… Her türlü nedene bağlı mide bulantısını gidermeye yardımcıdır…

Mide ülserinin önlenmesinde, hazım problemlerinde ve kabızlığı önler…

Dismenore ve adet sancılarını azaltır…

Antiinflamatuvar etkilidir…

Kan şekeri ve Lipit düzeylerine olumlu etkileri vardır…

4.Hibiskus Çayı

Hibiskus çayı, pembe-kırmızı bir renkte ve ferahlatıcı, ekşi bir tada sahiptir. Sıcak veya buzlu çay olarak içilebilir.

Antiviraldir…

Yüksek kan lipid seviyeleri, yüksek tansiyon üzerinde olumlu etkileri olduğu gösterilmiştir…

Antioksidandır ve oksidatif stresi azaltır…

Diüretik İlaçlar ve Aspirin ile etkileşime girebilir, Bu konuda dikkatli olunmalıdır…

5.Ekinezya Çayı

Ekinezya çayı, soğuk algınlığını önlediği ve kısalttığı söylenen son derece popüler bir bitkidir.

Antiviral ve antibakteriyeldir, bağışıklık sistemini güçlendirir…

Soğuk algınlığına bağlı boğaz ağrısını yatıştırır, tıkalı burnun açılmasına yardımcıdır…

6.Roybos Çayı

Roybos Çayı Güney Afrika'dan gelen bir bitki çayıdır.

Kemik sağlığına fayda sağlayabileceği gösterilmiştir…

Antiinflamatuvar ve detoks etkilidir… Kalp hastalıklarının önlenmesinde yardımcıdır…Kötü kolesterolü (LDL) azaltırken iyi kolesterolü (HDL) yükseltir…

7.Adaçayı Çayı

Beyin sağlığı için yararları bulunmaktadır…

Ruh hali, zihinsel işlev ve hafızada iyileşmelere neden olur…

Kan lipid düzeylerini iyileştirdiği, antikanserojen etkili olduğu, kalp ve barsak sağlığı için faydaları bulunduğu görünmektedir…

8.Melisa Çayı

Hafif limonlu bir tada sahiptir…

Aterosklerozda azalmaya, kalp hastalıklarında ve felç gelişiminde, zihinsel gerilemede azalmaya, hafızada ve ruh halinde iyileşmeye, sakinleşmeye yol açar…

Cilt elastikiyetinde artışa neden olur…

Antioksidandır, DNA Hasarlarını önler…

Lipit seviyelerini iyileştirir, kalp çarpıntısını azaltır…

Uykusuzluğa iyi gelir, rahatlatıcıdır, depresyon ve kaygıyı azaltır…

Antiseptik özelliğe sahiptir ve bağışıklık sistemini güçlendirir. Hastalık dönemindeki halsizlikleri azaltır kendinizi dinç hissetmenize yardımcı olur…

Karın ağrılarını giderir, mide kramplarını önler…

9.Kuşburnu Çayı

C vitamini bakımından yüksektir. Anti-inflamatuardır…

Romatoid artrit ve osteoartritli kişilerde iltihabı ve ağrıyı azaltma kabiliyeti bulunur…

Vücut kitle indeksi ve karın yağında azalmaya neden olur…

Antioksidandır, detoks etkisi vardır…  

10.Çarkıfelek Çayı

Kaygıyı gidermek ve uykuyu iyileştirmek için kullanılır…

Sakinliği sağlar…

Bazı sinirsel ilaçların yoksunluğunu giderir, bu ilaçların detoksuna yardımcı olur…

11.Kekik Çayı

Kendine has aroması ve kokusu ile yemeklerimize tat katmaktadır…

Anti-spazmodiktir ve adet gecikmesi yaşayan kadınların adet söktürücü olarak etkilidir…

Solunum yollarındaki rahatsızlıkları azaltmaya ve şiddetli öksürükleri kontrol altına almaya yardımcıdır…

Antioksidandır, yağ yakımını ve metabolizmayı hızlandırır…

Vertigo, kulak çınlaması, hepatit ve zona gibi hastalıkların kontrol altına alınmasında da etkilidir…

12.Rezene Çayı

Uykusuzluğu giderir… Rahatlatıcı ve sakinleştirici bir etkisi vardır… Verimli bir uykuya yol açar…

Potasyum, sodyum ve fosfor bakımından oldukça zengindir…

Bağışıklığı güçlendirir, antiinflamatuvar ve antiseptiktir…

Boğaz ağrısı ve öksürükte yardımcıdır, solunum yollarını açar, nezleye karşı güçlü bir etkisi vardır…

Metabolizmayı hızlandırır, yağlanmayı azaltır…Cilde iyi gelir…

Mide ve bağırsakların çok daha düzgün çalışmasına yardımcı olur…

Rezene çayının soğutulması sonrasında bir pamuğu damlatarak göz çevrenize sürerseniz bu bölgede oluşan ödemleri yok edecektir…

Anne sütünü arttırır…

13.Biberiye Çayı

Sindirim problemlerini azaltır, yemek sonrası içilirse hazımsızlığı önler, kabızlığa iyi gelir…

Konsantrasyonu arttırarak hafızayı güçlendirir…

Şiddetli migren ağrılarına iyi gelir…

Antiseptiktir, gargara ile ağız içi yaraları önlemeye de yardımcı olur…

Vücuttaki ödemin hızlıca atılmasını sağlar…

14.Yeşil Çay

Güçlü bir antioksidandır, kanserin gelişmesini önler…

Diş çürümesini engeller, metabolizmayı hızlandırarak kilo verdirir…

15.Mısır Püskülü Çayı

Mesane enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılır, idrar söktürücü özelliği vardır…

Yüksek tansiyonu azaltır, Kalp sağlığını korur ve Diyabet hastalarının kronik yorgunluk tedavisinde kullanılır…

16.Isırgan Otu Çayı

Yüksek oranda demir içerir, anemi hastalığının tedavisinde kullanılır...

İdrar söktürücü özelliği vardır…

Karaciğer ve böbrekleri temizler, bağışıklık sistemini güçlendirir ve soğuk algınlığına, öksürüğe iyi gelir…

17.Ihlamur Çayı

Grip, soğuk algınlığı ve öksürük semptomlarını azaltmaya yardım eder.  

Antispazmodik etkisi ile sindirim sistemi ve kas spazmlarını azaltır.

Diüretik etkisi ile idrar söktürmeye de yardım eder ve sakinleştiricidir.

18.Mate Çayı

Açlık duygusu ve aşırı iştahın önüne geçer.

Ödem giderici etkisi vardır.

Karbonhidrat kısıtlı zayıflama diyetlerine olumlu katkı sağlar.

 

Evinizde veya elinizin altında bu bitki çaylarının bulunmasında fayda vardır…

Doğada bulunan şekliyle kullanmakta fayda vardır…

Bulunmazsa paketli şekliyle alınabilir…

Doğal olarak şeker ve kalori içermezler...

Yine de aşırı kullanmaktan kaçınmakta fayda vardır.

Hamileler, çocuklar ve ilaç kullanan yaşlılar doktoruna danışmadan bitki çaylarını kullanmasınlar….