Misyonum Sağlık ve BeslenmeBilgilendirme amaçlıdır; tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Kreatin

 


Sporcuyum ya da Vücut Geliştirmek İstiyorum, Kreatin Kullansam Ne Olur?

Birçok sporcu ya da vücut geliştirmeciler gücünü ve performansını artırmak için kreatin takviyesi almaktadır. Haydi bakalım Kreatine hep birlikte kısa bir göz atalım….

Kasların doğru kasılması için vücudun doğal bir enerji kaynağı olarak kullanılan kreatinin büyük bir kısmı iskelet kaslarında depolanır ve fiziksel aktivite sırasında kullanılır.

Çoğunlukla kırmızı et ve balıkta doğal olarak bulunur. Besinlerdeki kreatin, takviye gıdalardan daha yavaş sindirilir…Kreatin çoğunlukla vücudumuzda %95 oranında kreatin fosfata çevrilir. Sentetik olarak da yapılabilir, çoğunlukla sporcularda ve yaşlılarda performansı ve kas kütlesini arttırmak için takviye gıda olarak kullanılabilir. Ağırlık kaldırma veya yüksek yoğunluklu egzersiz sırasında kasların enerji üretmesine yardımcı olur. Suplement formunda ekstra olarak kreatin alındığında vücudumuzdaki enerji kaynağı ATP hızlıca artar.

Bazı araştırmacılar başlangıç dozunda daha yüksek oranlar önermesine rağmen, çoğunlukla konunun uzmanları günde 3 gram kreatin alınmasının yeterli olduğunu söylerler. Yaşa ve VKİ’ne göre 5 grama kadar çıkılabilir…

Aynı zamanda; beyin bozuklukları, kalp yetmezliği, fibromiyalji, depresyon, şizofreni, Parkinson, kas ve sinir hastalıkları, cilt yaşlanması, mental keskinlik, multipl skleroz (MS) gibi hastalıkların tedavisinde da yarar sağlayacağı ifade edilmektedir. Aşırı dozda alındığında ishal ve mide bulantısı görülebilir. Böbrek sorunu olanlarda yan etkilere neden olma riski yüksektir.

Vücudu daha kuvvetli hale getirir, yaralanmaları önler, ekzersiz sonrası yenilenmeyi ve hasarlı dokunun tamirini ve vücut ısısında regülasyonu ve rehabilitasyonu sağlar. Bir sonraki egzersiz ve spora, vücut toparlanmış halde girer. Vücut kitlesinin büyümesine ve kasların gerginliğinin artmasına yardımcı olur.

Kreatin, sıvı retansiyonu, yani vücutta su tutulması etkisi yaratır. Kas hücrelerine vücuttaki suyu çeker. Bu çoğunlukla ilk 1 haftada meydana gelir. Daha çok normal önerilen dozdan daha yüksek alındığında oluşur. Ağırlık artışına yol açar, ama bu vücudun yağlanması değildir. Bir haftadan sonra bu olay normale dönecektir…

Kulanıcılar; her iki ayda bir 15 gün ara vermelidirler… Araştırmalar 5 yıla kadar herhangi bir yan etkiye rastlanmadığını göstermektedir ancak uzun süreli kullanımlarda daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır…

Kreatin, temel olarak egzersiz öncesi kullanılmalıdır…Egzersiz ve spor esnasında önceden ATP enerjisi ile desteklenmiş kasların çalışması daha da optimize olmaktadır.

Kreatin; yoğun, aşırı güç gerektiren çalışmalar, ağırlık kaldırma, vücut geliştirme, kas germe çalışmaları ve atletik performansı arttırmak için aktivite yapan kişilerde dozları aşmamak kaydıyla ve bir mentor eşliğinde rahatlıkla kullanılabilir…

Önerilen doz günde maksimum 5 gramın üzerinde ise kontrollü bir şekilde sağlık profesyonelleri ve mentorlarla bu süreçleri götürmek faydalıdır… Bazı durumlarda yükleme dozları gerekebilir.

Yaşa bağlı kas kaybı ve atletik performans için; yükleme dozları 4-7 gün boyunca günlük 20 gramdır. Bu sürenin ardından devam dozları günde 2-10 gramdır.

Kas gücü için ise; yükleme dozları 5-7 gün boyunca günlük yaklaşık 20 gramdır. Ardından günde 1-25 gram arasında değişen devam dozları alınır.

Çocuk ve gençlerde, hamilelerde kullanımıyla ilgili araştırmalar yetersizdir…

Kimler kreatin kullanmamalı?

Böbrek rahatsızlığı olan veya böbrek hastalığı riski taşıyanlara ve diyabetli kişilere kullanmamaları tavsiye edilir.

Bipolar bozukluk sorunu olanlarda manik nöbetleri artırabileceğine dair endişeler vardır.

Hamilelik ve emzirme döneminde güvenliği onaylanmamıştır…

Kilo alımına neden olduğundan, belirli ağırlık kategorilerini hedefleyen sporcuları olumsuz etkileyebilir.

Kreatinin faydaları

-Atletik performansı arttırır

-Vücudun daha fazla enerji üretmesine katkı yapar, yüksek yoğunluklu antrenmanlarda (HIIT) dayanıklılık performansını artırır.

-Sprint ve ağırlık kaldırma gibi kısa enerji patlamasına ihtiyaç duyan sporculara yarar sağlar.

-Kas kütlesini arttırır

-Yaşa bağlı kas kaybını azaltır, kas kütlesinin korunmasına yardımcı olur, kas kuvvetini arttırır.

 Aşağıdaki Durumlarda Kas Kazanmamıza Yardımcı Olur:

-Kas onarımına ve gelişimine yardımcı olan hücre sinyalleşmesini arttırır.

-Yağsız kas kütlesinin büyümesini artıran protein sentezine yardımcı olur.

-Yoğun egzersiz sırasında ATP depolarını hızla yeniler ve yorgunluğu önler.

-Hormonları arttırır.

-Kas hücrelerindeki suyu yükseltir.

-Yeni kas gelişimini engelleyen yüksek myostatin seviyelerini azaltır.

-Yaralanma sonrası hasarı onarır

-Yoğun direnç antrenmanından sonra antioksidan etkisiyle kas kramplarını azaltır, beyin ve diğer yaralanmalarda iyileşme sürecini hızlandırır.

-Kreatin eksikliğine neden olan hastalıkların tedavisine yardımcı olur

Eksikliğe neden olabilecek hastalıklar ve pozitif etkinliği olan durumlar:

-Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH)

-Konjestif kalp yetmezliği

-Diyabet

-Multipl skleroz (MS)

-Fibromiyalji

-Osteoartrit

-Görme kaybı

-Kas distrofisi, kas atrofisi, polimiyozit gibi kas hastalıkları

-Depresyon semptomlarını azaltır

-Araştırmalar majör depresyon sorunu yaşayan kadınlarda antidepresan etkilerini arttırdığını ve komorbid metamfetamin bağımlılığı durumlarında terapötik bir yaklaşım olabileceğini göstermektedir.

-Cilt yaşlanmasını önler

-Çalışmalar, kreatin-folik asit içeren bir kremin güneş hasarını iyileştirdiğini, sarkmaları ve kırışıklıkları azalttığını gösteriyor.

-Beyin fonksiyonlarını korur

-Yaşlı yetişkinlerde hafıza, konsantrasyon, dikkat gibi bilişsel gelişimi destekler ve zihinsel performansı arttırır. Beyindeki fosfokreatin depolarını arttırarak beyin sağlığını iyileştirir ve nörodejeneratif hastalıkları önler.

En iyi araştırılmış, sindirimi kolay, ucuz ve etkili form kreatin monohidrat’tır. Toz, kapsül, jel, şeker, sakız gibi çeşitli formlarda mevcuttur;  spor içeceklerinin yaygın bileşenidir. Çoğunlukla toz formu hızlıca barsaklardan emilip dolaşıma geçtiği için tercih edilmektedir…

Kreatin neden yükselir?

Aşırı takviye kullanımı, alkol, dehidrasyon, kas travması, arı sokması, yanıklar, yüksek miktarlarda  protein tüketimi ve ağır spor sebebiyle yükselebilir. Aynı zamanda miyokard infarktüsü, serebrovasküler olaylarda, miyozit, polimiyozit ve hipotiroidi gibi bazı hastalıklar da seviyenin artmasına neden olur.

Kreatin yüksekliği tehlikeli mi?

Kreatin dokularda iyi düzenlenir ancak kullanılmadığı takdirde kanda atık ürün kreatinin birikebilir ve gastrointestinal sorunlara neden olabilir. Diyabet veya hipoglisemi hastalarını etkileyebilecek düşük kan şekerine yol açar ve tansiyonu yükseltebilir. Böbrekleriniz sağlıklıysa, herhangi bir hastalığınız yoksa, yeterince aktifseniz önerilen şekilde kullanıldığında, kısa veya uzun vadede zararı olduğuna dair bilimsel kanıt yoktur.

Kreatinin zararları ve yan etkileri

Kreatinin kafein ve tamamlayıcı efedra ile birleşimi sporcularda inme riskini artırabilir.

Böbreklere zarar verebilecek siklosporin, aminoglikozitler, steroid olmayan anti-enflamatuar ilaçlarla birlikte alınması böbrek hasarı riskini artırabilir.

Yüksek dozlarda alınırsa karaciğere, böbreklere veya kalbe zarar verebilir.

FDA tarafından henüz onaylanmamıştır; çoğu insan için küçük miktarlarda güvenli olabilir, ancak uzun süreli güvenliği kanıtlanmamıştır.

Uykudan önce alındığında huzursuzluğa neden olabilir.

Araştırmalar yetişkinlere kıyasla çocuklarda ve ergenlerde daha az etkili olabileceğini göstermektedir.

Yeterli su olmadan alındığında mide krampları; yüksek dozlarda kas krampları, mide bulantısı, ishal, baş dönmesi, karın ağrısı, su kaybı ve ateş görülebilir.

Kilo artışına neden olabilir.

Kullananlarda; belirli aralıklarla böbrek fonksiyon testi dahil genel testlerin yapılması mutlaka gereklidir…


 

Aflatoksin

Aflatoksin 

Toplum ve Hayvan Sağlığı için çok ciddi bir durumdur… Bu nedenden dolayı azami düzeyde yediğimiz ve içtiğimiz ürünlerin aflatoksin bulaşması olup olmadığına dikkat etmemiz gerekmektedir…Bulaşma gerçekleştiğinde sadece insan ve hayvan sağlığına değil aynı zamanda ciddi ekonomik kayıplara da neden olmaktadır… 

Aflatoksinler; bazı mantar türleri özellikle Aspergillus gibi küfler tarafından üretilen mikotoksin dediğimiz metabolitlerdir. Kötü ve ciddi derecede zarar veren moleküllerdir. 400 çeşit mikotoksinler arasında en zararlısı Aflatoksinlerdir. 

Aflatoksinler; tahıllar, yağlı tohumlar, kuruyemişler, kahve ve baharatlar, etler, süt ve süt ürünlerini içeren pek çok gıda ile hayvan yemlerinde yaygın olarak bulunabilen toksinlerdir.

Aflatoksinler, insanlara kontamine gıdalar ve kontamine yemlerle beslenen hayvanlardan elde edilen ürünler aracılığıyla ulaşarak akut veya kronik toksisiteye neden olabilmektedir. Toksisite derecesini maruziyet düzeyi, kısa veya uzun dönem, yaş, cinsiyet, beslenme tarzı ve bazı sağlık faktörleri etkilemektedir.

Aflatoksinlerin bugüne kadar tanımlanmış sayısı 18 çeşittir ve Akut dönemde meydana gelen ölümlerden, kronik hastalıklara kadar geniş bir yelpazede etki etmektedir.

Aflatoksinlerin toksik, kanserojenik, teratojenenik, hepatotoksik ve mutajenik olduğu yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Hepatit, kronik gastrit, Reye sendromu ve böbrek hastalıkları gibi bir çok hastalığa neden olurken, aynı zamanda böbrek, akciğer, karaciğer ve kolon kanserleri başta olmak üzere Grup 1 derecedeki kanserlere neden olduğu bilinmektedir…

Aflatoksin insan kordon kanında da bulunmuştur, dolayısıyla hamilelikte anneden bebeğe de geçmektedir…

Dolaşıma geçen aflatoksinler başlıca Karaciğer ve Kaslara gelirler. Vücuda giren aflatoksinin %75'lik kısmı ilk 24 saat içinde dışkı, %15-20'lik kısmı idrarla ve geri kalanı da değişmemiş ya da metabolitleri halinde sütle atılırken; %5-6'lık kısmı karaciğerde tutulur.

Akut zehirlenmelerde genellikle sarılık, iştahsızlık, hemolitik anemi ve ishal görülür…

Gıda güvenliği açısından ciddi riskleri olan Aflatoksin, düzeyi yüksek ürünlerin yenmesi, ya da hayvanlara verilmesi hem hayvan hem insan ve hem de toplum sağlığı açısından son derece zararlıdır. Bu nedenle uluslararası standartlarda belirlenmiş üst sınır değerler bulunmaktadır. Bu değerlerin aşılmaması önerilmektedir.

Eğer küf kontaminasyonı varsa, kontamine olan gıdaların aflatoksinlerden tamamen arındırılması da pek mümkün görünmemektedir. Ayrıca; vücudumuza alınan Aflatoksinin detoksifikasyonunun tam ve yeterli olmaması nedeniyle, üretimden son tüketiciye ulaştırılması esnasına kadar ki tüm süreçlerde bulaşmanın kontrol altında tutulması gerekmektedir.

Aflatoksin maalesef, genellikle izin verilen miktarın azıcık üzerindeki eser miktarlarda bile etkili, uçuculuğu az, teknolojik işlemlere ve sıcaklığa karşı dirençlidir. Bu nedenle her ülkede belirli analiz programları ile denetimler yapılmaktadır…

Aflatoksinler hasat, kurutma, depolama, gıda ve yem halinde ürünü işleme aşamasında oluşabildiği gibi ürün tarlada veya bahçede gelişirken de meydana gelebilmektedir…Aflatoksinli ürünler, küflenmiş, renk değiştirmiş, kabarcıklar oluşturmuş şekilde olmasına rağmen kesinlikle sadece laboratuvar testleri yapılarak aflatoksin içerip içermediği anlaşılabilir…

Aflatoksinlerin yapısal olarak parçalanması, degradasyonu veya inaktivasyonu kimyasallarla mümkündür. Özellikle de sodyum hipoklorit, klorindioksit, klorin gazı, hidrolitik ajanlardan organik ve inorganik asitler ve sodyum hidroksit, amonyum hidroksit ve potasyum hidroksit gibi alkaliler ile degradasyon sağlanabilmektedir. Bu kimyasalların bir kısmı gıda endüstrisinde kullanılmasına rağmen çoğu toksik kalıntı bıraktığından, besin içeriğine zarar verdiğinden, tat, koku, renk, tekstür ve ürünün fonksiyonel özelliklerini etkilediğinden kullanılmaları da maalesef uygun değildir.

Mikrodalga ile ısıtma, ozon ile muamele (ozonlama) veya amonyak gibi birçok fiziksel ve kimyasal yöntemler aflatoksin ile kontamine olmuş gıdaların detoksifikasyonu için tavsiye edilmektedir. Son zamanlarda gıdalarda aflatoksin detoksifikasyonu için bir oksidasyon yöntemi olan ozonlama geliştirilmiştir. Ozon veya triatomik oksijen (O3), güçlü bir dezenfektan ve oksitleyici ajandır.

Mikotoksinler, gama (γ) ışınları radyasyonu ile inaktive olabilmektedirler. UV ye radyasyonuna da duyarlıdırlar.

Ancak, hepimiz bilmeden maalesef bu toksinlere kronik düzeyde maruz kalmaktayız. Vücudumuzda birikmekte ve yukarıda tanımladığım kronik hastalıklara neden olmaktadır. Uzun vadede düşük dozda aflatoksine maruz kalınması çok tehlikeli sonuçlara neden olabilmektedir. Bu nedenle toplum sağlığı açısından tarladan başlayarak tüketiciye kadarki süreçlerde mikotoksin kontaminasyonunun önlenmesi daha önemlidir.

Az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde besinlerin yaklaşık %25’inin mikotoksinlerle ve metabolitleriyle kontamine olduğu görülmektedir…

Bu toksinlerin her ne kadar ağızdan besin yoluyla alınması bilinmekle birlikte, bu küflerin sporlarının hem solunum hem de deri ile temas yoluyla geçebileceği unutulmamalıdır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da eğitimler verilmelidir…

Aflatoksin bulunması muhtemel riskli gıdalar için ise genel olarak maksimum değerler AFB1, toplam Aflatoksin ve AFM1 için sırasıyla 5,0; 10,0 ve 0,5 µg/kg olarak belirtilmektedir…

Aflatoksinleri detoksifiye eden bir adsorbanla tedavi gibi çeşitli diğer teknikler kullanılmıştır. Adsorbanların kullanımı, ikincil metabolitlerin üretimini azaltarak gıdanın raf ömrünü artırabilir. Gıdalardaki bazı aflatoksinlerin detoksifikasyonu, gıda maddelerinin sorbentler, killer ve aktif karbonlarla işlenmesiyle sağlanabilir. Farklı inorganik bileşikler ve bunların ürünleri, örneğin hidratlı sodyum kalsiyum alüminosilikatlar ve fillosilikatlar, bentonit, zeolit ​​ve silikatlar da aflatoksinlerin başarılı detoksifikasyon ajanları olarak rapor edilmiştir…

Sevgili okuyucular, yediklerimize içtiklerimize bunların nereden geldiğine lütfen sağlığımız için dikkat edelim….Aflatoksinsiz gıdalarla beslenelim. Özellikle aynı ürünleri uzun vadede kullanıyorsak, sizleri bugünden itibaren

Aflatoksin
açısından bu ürünleri gözden geçirmeye davet ediyorum….

Damar Sağlığı

 

Damar sağlığımızın iyi olması, vücudumuzdaki kan damarlarının sağlıklı bir şekilde işlev görmesi ve kan dolaşımının sorunsuz bir şekilde gerçekleşmesi anlamına gelir. Damar sağlığının korunması önemlidir çünkü damarlar, oksijen ve besinleri vücudun farklı bölgelerine taşırken ortaya çıkan başta karbondioksit olmak üzere tüm atık ürünlerin uzaklaştırılmasını sağlar.

Sağlıklı bir damar, damar sertliği olmayan, kireçlenmemiş, plaklarla tıkalı olmayan veya pıhtı üretmeyen, çapı daralmamış damarlardır…

Damar sağlığını korumak için aşağıdaki adımları takip etmek faydalı olabilir:

Sağlıklı Beslenme: Dengeli bir beslenme planı, damar sağlığı için önemlidir. Yeterli miktarda sebze, meyve, tam tahıllar, düşük yağlı proteinler ve sağlıklı yağlar içeren bir diyet tercih edin. Aşırı tuz, şeker ve doymuş yağ alımını sınırlamak da önemlidir. Kısacası; Alkali yaşam birinci sırada yer almalıdır…

Fiziksel Aktivite: Düzenli olarak egzersiz yapmak, damar sağlığını destekler. Aerobik egzersizler, ve Kardiyo egzersizleri kardiyovasküler sistemini güçlendirir ve kan dolaşımını artırır. Haftada en az 150 dakika orta şiddette aerobik egzersiz yapmaya çalışın. Günde en az 30 dk yürüyüş yapın…

Sigara İçmeyin: Sigara içmek, damar sağlığına ciddi zararlar verir. Sigara içmek, damarların daralmasına ve plak birikimine yol açarak kalp hastalığı riskini artırır. Sigara içiyorsanız, mümkün olan en kısa sürede bırakmanız önemlidir.

Kan Basıncını Kontrol Edin: Yüksek kan basıncı, damarlar üzerindeki stresi artırarak damar sağlığını olumsuz etkiler. Düzenli olarak kan basıncınızı kontrol ettirin ve yüksekse doktorunuzun önerdiği şekilde tedavi edin.

Kolesterol Seviyelerini İzleyin: Yüksek kolesterol seviyeleri, damarlarda plak birikimine neden olarak damar tıkanıklığına yol açabilir. Sağlıklı bir beslenme planıyla birlikte kolesterol seviyelerinizi izlemek önemlidir. Gerekirse doktorunuzun önerdiği ilaçları kullanın.

Stres Yönetimi: Kronik stres, damar sağlığını olumsuz etkileyebilir. Stresi yönetmek için rahatlama tekniklerini deneyebilirsiniz, bunlar arasında derin nefes alma, meditasyon, yoga gibi teknikler veya hobilerle vakit geçirme gibi uğraşlar bulunur.

Doktor Kontrolleri: Düzenli olarak doktorunuzla randevular ayarlayarak genel sağlık durumunuzu izlettirin. Damar sağlığınızı değerlendirmek için kan basıncı, kolesterol seviyeleri ve yaşınıza uygun diğer testleri yaptırın.

Unutmayın, damar sağlığı korunması gereken bir süreçtir ve yaşam tarzı değişikliklerini içerir. Bu adımları takip etmek, damar sağlığınızı destekleyerek kalp hastalığı ve diğer damar hastalıkları riskini azaltabilir. Damar sağlığı normal olan kişilerde diğer hastalıklar ve problemler daha az ortaya çıkar….

Damar sağlığıyla ilgili olarak,

Nitrik oksit (NO) molekülü önemli bir rol oynamaktadır. Nitrik oksit, damar endotelinin hemen altında üretilen bir gazdır ve damarların ritmik kasılmasını ve genişlemesini sağlayarak kan akışını artırır, pıhtılaşmayı ve tıkanıklığı engeller. Bu nedenle, nitrik oksit, damar sağlığı ve kardiyovasküler fonksiyonlar açısından büyük öneme sahiptir.

Kan Basıncı Kontrolü: Nitrik oksit, damarların genişlemesine yardımcı olarak kan basıncını düşürmeye yardımcı olur. Bu, hipertansiyon (yüksek kan basıncı) riskini azaltır.

Kan Pıhtılaşmasını Önleme: Nitrik oksit, pıhtı oluşumunu önleyerek damarların tıkanmasını engeller. Bu, damarlarda kan akışının düzenli kalmasını sağlar ve tromboz riskini azaltır.

İnflamasyonu Azaltma: Nitrik oksit, inflamasyonu kontrol etmede rol oynar. İnflamasyon, damarların hasar görmesine ve ateroskleroz adı verilen plak birikimiyle sonuçlanabilecek bir süreçtir. Nitrik oksit, damarların iç yüzeyini koruyarak inflamasyonu azaltır.

Omega-3 yağ asitleri, damar sağlığı için önemli olan bir grup yağ asididir. Özellikle, eikosapentaenoik asit (EPA) ve dokosaheksaenoik asit (DHA) omega-3 yağ asitleri, damar sağlığını koruma ve kalp hastalığı riskini azaltmada etkili olduğu bilinmektedir. 

İşte omega-3 yağ asitlerinin damar sağlığı üzerindeki olumlu etkileri:

İnflamasyonu Azaltma: Omega-3 yağ asitleri, vücuttaki inflamasyonu azaltır. Kronik inflamasyon, damarlarda hasara neden olabilir ve ateroskleroz (damar sertliği) gelişimine katkıda bulunabilir. Omega-3 yağ asitleri, inflamasyonu kontrol altında tutarak damar sağlığını destekler.

Kan Basıncını Düşürme: Omega-3 yağ asitlerinin kan basıncını düşürme etkisi vardır. Yüksek kan basıncı, damarların zarar görmesine ve kalp hastalığı riskinin artmasına yol açabilir. Omega-3 yağ asitleri, kan damarlarının genişlemesini sağlayarak kan basıncını düşürmeye yardımcı olur.

Trigliserit Seviyelerini Azaltma: Omega-3 yağ asitleri, trigliserit adı verilen kan yağları seviyelerini azaltır. Yüksek trigliserit seviyeleri, damar sağlığını olumsuz etkileyerek ateroskleroz riskini artırır. Omega-3 yağ asitlerinin trigliserit seviyelerini düşürerek damar sağlığını korumaya yardımcı olduğu gösterilmiştir. 

LDL Kolesterolü Kontrolü: Omega-3 yağ asitleri, LDL (kötü) kolesterol seviyelerini düşürmeye yardımcı olabilir. Yüksek LDL kolesterol seviyeleri, damar tıkanıklığına ve kalp hastalığına yol açabilir. Omega-3 yağ asitleri, LDL kolesterolünün oksidasyonunu önleyerek ve HDL (iyi) kolesterol seviyelerini artırarak damar sağlığını destekler.

Antioksidanlar, damar sağlığı için önemli olan bir grup bileşiktir. Antioksidanlar, serbest radikaller adı verilen zararlı moleküllerin neden olduğu oksidatif stresi azaltarak hücrelerin ve dokuların korunmasına yardımcı olurlar. Damar sağlığı üzerindeki olumlu etkileri şunlardır:

İnflamasyonu Azaltma: Antioksidanlar, vücuttaki inflamasyonu azaltabilir. Kronik inflamasyon, damarların hasar görmesine ve ateroskleroz gelişimine katkıda bulunabilir. Antioksidanlar, inflamasyonu azaltarak damar sağlığını destekler.

Damarların Genişlemesini Teşvik Etme: Bazı antioksidanlar, damarların genişlemesini teşvik eder. Bu, kan akışının artmasını sağlar ve damarların daha esnek olmasına yardımcı olur. Özellikle, nitrik oksit gibi antioksidanlar damarların genişlemesini sağlar.

LDL Kolesterolün Oksidasyonunu Engellemek: Antioksidanlar, LDL (kötü) kolesterolün oksidasyonunu engelleyebilir. Okside LDL kolesterol, damarların iç yüzeyine zarar vererek ateroskleroz oluşumuna katkıda bulunur. Antioksidanlar, LDL kolesterolün oksidasyonunu önleyerek damar sağlığını destekler.

Kan Pıhtılaşmasını Önleme: Antioksidanlar, kan pıhtılaşmasını engelleyebilir. Kan pıhtıları, damar tıkanıklığına ve kalp krizi veya inme gibi ciddi sorunlara yol açabilir. Antioksidanlar, kanın daha akışkan kalmasını sağlayarak damar sağlığını korur.

Beslenme düzeninizde antioksidan açısından zengin besinlere yer vermek damar sağlığınızı destekleyebilir. Bunun yanı sıra, zararlı alışkanlıklardan uzak durmak ve sigara içmemek, alkolü abartmamak, düzenli egzersiz yapmak, stresi yönetmek ve sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürmek de damar sağlığınızı korumak için önemlidir.

Ve Damar yapısının korunmasında kolajenin de önemli olduğunu belirtmek isterim….

Bu konularla ilgili daha önce yayınlamış olduğum diğer videolarımı izlemeyi unutmayın…

Ayrıca Sodyum, Magnezyum, Kalsiyum ve Potasyum minerallerine de dikkat edelim…

Günümüzde endüstriyel ve fastfood tarzı beslenme modellerindeki artış, alkali beslenmenin az olması veya hiç olmaması ve gıdalarımızdaki besin değerlerinin azalmasından dolayı takviye ürünler/food supplementler alarak damar sağlığımızı koruyabiliriz…Yine de, herhangi bir gıda takviyesi kullanmadan veya beslenme düzeninizde değişiklik yapmadan önce bir sağlık profesyoneline danışmanız önemlidir.

Prostatik Spesifik Antijen (PSA)

PSA (Prostatik Spesifik Antijen)

Hepimizin bildiği gibi Prostat konusu erkekler için bir kabustur.

İdrar yakınmaları varsa doktora gidilir, ama eğer idrar yakınmanız yoksa ne yapmalı?

İdrar yakınmaları olsun ya da olmasın 50 yaşına doğru prostat için mutlaka değerlendirme yaptırılmalıdır.

Prostat hücreleri, Prostatik Spesifik Antijen kısa adıyla PSA salgılar. PSA, meninin kıvamını düzenleyen bir enzimdir. Salgılanan PSA’nın büyük bir kısmı spermlerle birlikte atılır. Az bir kısmı ise kana geçer. PSA'nın kandaki normal değeri yaşa ve prostat büyüklüğüne bağlı olarak değişmekle birlikte üst sınırı ortalama 4 ng/ml olarak kabul edilir.

PSA değerinin artmasının nedeni; prostatın kanallarının ve epitelinin yapısının bozulduğu durumlarda kana normalden daha fazla oranda geçmesidir. Prostat bezinin yapısının bozulduğu durumlar genellikle iyi huylu prostat büyümesi, prostat iltihaplanması ve prostat kanseridir. Bunların haricinde; prostat hastalıklarının dışında da PSA yükselmeleri oluşabilir…Örneğin İYE, mesane enfeksiyonları, taş hastalıkları, ürogenital sistemde yapılan girişimler, sonda takılması, üretra hastalıkları, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, travmalar gibi…

Bu durumların içinde en önemlisi prostat kanseridir. Prostatın içinde kanser hücreleri büyürken hiçbir belirti vermeyebilir. Bu nedenle 50 yaşından sonra belirli aralıklarla PSA testi yaptırılmalıdır.

PSA, yukarıda da anlattığım gibi prostat bezine özgü bir moleküldür, yani kansere veya başka hastalıklara özgü bir parametre değildir. Bu nedenle PSA sonuçları sizleri psikolojik olarak etkilememeli, bir uzman tarafından değerlendirilmelidir.

Örneğin; literatürlere baktığımızda PSA değerinin 1 ng/ml nin altında olduğu çok düşük değerlerde bile %6.6 hastada prostat kanseri bulunabilmektedir. Bununla birlikte PSA değeri arttıkça kanseri yakalama şansı artmaktadır. PSA: 3,1 - 4 ng/ml arasına ulaştığında hastaların %26,9'sında prostat kanserine rastlanmaktadır.

Tek başına PSA düzeyinin yüksekliği ile prostat kanseri tanısı konulamaz. PSA yüksekliği yalnızca prostat kanseri riskini gösterir. Prostat kanserinin kesin tanısı biyopsi ile konur. Biyopsi için de dünya standartları gereği 4 mg/dl ve üzeri PSA değeri varsa ve enfeksiyon bulgusu yoksa biyopsi yapılması önerilmektedir. Ancak istisnalar olabilir. Örneğin, 1. Derece akrabalarında prostat kanseri olan kişilerde biyopsiler için bu kriterler aranmayabilir. Bu kişilerde yapılacak diğer ileri testler ile PSA birlikte değerlendirilmelidir.

İdrar yolu veya prostat enfeksiyonları PSA değerini yükseltebilir. Bu yüzden PSA değeri yüksek olan hastalarda olası prostat iltihabı için antibiyotik verilip, daha sonra PSA kontrolü şeklinde bir uygulama yaygındır. Yani her PSA yüksekliğinde biyopsi yapılmaz…

PSA hangi aralıklarla baktırılmalıdır? Normal koşullarda ilk PSA’ya 50 yaşında baktırmak uygundur. Bir istisnası var: Eğer 1. Derece akrabalarda prostat kanseri varsa genetik risk ve yatkınlıktan dolayı erken tanıya yönlenebilmemiz için 40 yaşında ilk PSA bakılmalıdır.

50 yaşında PSA baktırdık. Normal sınırlarda olduğu görüldü. Ne yapalım? Sık sık PSA bakılmasına gerek yoktur. 3-4 yıl sonra tekrarlamakta fayda vardır. Eğer yine normal ise yine 3-4 yıl sonra baktırabiliriz. Ancak ilk PSA’mız ve ikinci tekrardan yaptırdığımız PSA, üst sınırlara yakınsa 1-2 yıl içinde tekrardan bakılması uygundur.

Eğer dalgalanan bir PSA’nız varsa muhtemelen sıkça prostat enfeksiyonu veya idrar yolu enfeksiyonu geçiriyorsunuz demektir. Gittikçe artarak yükselen bir PSA durumunda ise mutlaka bir üroloji uzmanına görünmenizi tavsiye ederim. İleri testlere ve biyopsiye ihtiyaç ortaya çıkmış olabilir…

Evet Sevgili Dostlar, PSA; erkekler için önemli bir belirteçtir. Prostat hastalıklarının tanısı, tedavisi ve takibinde önemli bir moleküldür. PSA’nıza baktırmayı ve eğer problem olduğunu düşünüyorsanız işin uzmanına görünmeyi ihmal etmeyin…



Kabızlık

Kabızlık

Herkesin hayatında bir veya birkaç kez kabızlıkla imtihanı olmuştur. Kabız olduktan sonra barsaklardan o dışkıyı kolayca çıkarmak zordur, dışkı taş sertliğine gelmiş ve içerde de büyümüştür…

Kabızlık bir hastalık mıdır? Bir semptom ve bulgu mudur? Ya da bir hastalığın uzantısı mıdır?

Kadim tıp öğretilerinde kabızlık bir hastalık olarak geçmektedir.

Kişide barsaklara ve sinir sitemine bağlı bir neden olmadan kabızlık varsa eğer, ben de Çin Tıbbı gibi geleneksel öğretiler gibi düşünmekteyim.

Organlar bir düzen içinde çalışmalıdır.

Barsaklarımızda kişinin kendi kurguladığı yeme içme alışkanlıkları ile bir dışkılama düzenine göre hareket etmektedir. Yani herkesin düzenli bir barsak alışkanlığı vardır. Çoğunlukla günün aynı saatlerinde bir kez dışkılama gerçekleştirilir.

Kabızlık genellikle bu düzenlilik içinde oluşursa  ya kaka geldiğinde erteleme yapılmıştır, ya da yeme içime alışkanlığı değişmiştir.

Ancak oluşan bu kabızlık uzun süre devam etmeye başladıysa veya bir kabız bir ishal oluyorsa veya günde 3-5 kez veya 4-5 günde bir dışkılama yapanlar mutlaka kolonoskopi yaptırmasında fayda bulunmaktadır…

Kabızlığın en önemli nedeni uygun tuvalet yeri bulunmadığında erteleme alışkanlığıdır. Bunun haricinde stres ve gerginliktir…

Dışkılama ile bedenimizde  oluşmuş en ağır toksinleri ve posaları, diğer atıkları atarız…

Kabızlık oluştuğunda düzenli olarak evin çöpünü boşaltmadığımızda mutfakta nasıl ağır kokular oluşuyorsa burada da aynı senaryoları düşünebiliriz.

Atıklar barsaklarda birikecek, toksinler artacak, toksinlerin oluşturduğu zehirli gazlar artacak, bu artan gazlar maalesef barsaklardan kanımıza geçecek, başta karaciğer olmak üzere tüm organlarımıza negatif etkisi olacaktır…

Karaciğere ulaşan toksinler safra ile tekrar barsaklara atılacak, ama kabızlık kronik hal aldığında bu kısır döngü artarak devam edecektir…

Yorgunluk, halsizlik, bitkinlik, uykudan dinlenmeden uyanma, güçsüzlük gibi belirtiler ortaya çıkar…

Kronik kabızlık oluşursa eğer bu kendi başına ciddi bir olgu haline gelmiştir. Bu şartlarda tedavi mutlaka hastanede yapılmalıdır.

Bu arada söylemeden geçmeyeyim. Ailede barsak kanseri öyküsü varsa mutlaka 40 yaşından sonra veya öykü yoksa 50 yaşından sonra belirli aralıklarla erken tanı için kolonoskopi yapılmalıdır…

Kabızlık çocuklarda da başlı başına bir derttir. Uzun süre devam ederse gelişme geriliğine neden olabilir. Başta abur cuburla beslenme hataları, sevgisizlik, istismar olmak üzere önemli nedenleri vardır…Bunlar çok önemli konulardır, ihmal edilmemelidir…

Kabızlığa neden olan beslenme hatalarının başında şekerli ve hamurlu yiyecekler ile hayvansal gıdalar gelmektedir…

Sonuç olarak; kabızlık sorunu yaşayanlar uykudan dinlenerek uyanmazlar.

Tansiyon hastalarında kabızlık sorunu varsa kullandığı ilaçlara daha dirençli hale gelir ve tansiyonları hep yüksek kalır…

Keza şeker hastaları da yanı şekildedir. Kan şekerleri yeterince düşmez ve şeker ilaçları az gelmeye başlar…

Kadınlarda kabızlık ağrılı adet kanamalarını arttır.

Migren ağrıları sıklaşır ve şiddeti artar.

Ergenlik sivilcelerinin artmasına yol açar.

Barsak mikrobiyotasını negatif etkiler.

Barsak sağlığının bozulmasına katkı sağlar.

Nörodejeneratif hastalıklarda kronik kabızlık için yakın takip gerekmektedir…

Kabızlıkta demir eksikliği anemisi ve vitamin eksiklikleri daha sık gözlenir.

Mide koruyucular başta olmak üzere ilaçların kabızlık oluşturucu yan etkileri olabilir, bu konuda reçete yazıldığında bu tür etkisinin olup olmadığını sorun veya araştırın…

Kabızlık oluştuğunda veya oluşmaması için keten tohumu, gün kurusu kayısı, zeytinyağında bekletilmiş incir kurusu, her öğünde bol miktarda sebze, magnezyum tabletleri, posa bırakan meyveler, yaz meyveleri, bitki çayları fayda sağlar…

Eğer ciddi sağlık problemleriniz yok ise; Gevşeme ve nefes egzersizleri, yürüyüşler, anksiyeteyi azaltıcı hipnozlar, beslenme alışkanlıklarını değiştirme, lifli beslenme, düzenli ve acıkıldığında beslenme gibi basit önlemlerle kabızlığı yaşamayabilirsiniz…

Barsak düzeni değişikliklerinde ve kronik kabızlıkta mutlaka doktorunuza başvurmayı unutmayın…

Alkali Yaşam ile kabızlık önlenebilir....

Alkali Yaşam Bir Bütündür kitabım tüm internet kitap satış sitelerinde bulunabilir. Sağlıkla Kalın....




Testesteron Düşüklüğü

 

Testesteron Düşüklüğü

Bir dakikalığına Lisedeki biyoloji derslerimize geri dönelim: Biliyorsunuz erkeklerde testisler ve kadınlarda yumurtalıklar testosteron (T) üretir.️

Testesteron bir androjendir ve seks hormonlarından biridir.

Bu seks hormonu erkeklerde kadınlara göre çok daha yüksek dozlarda üretilir.

Sağlıklı bir erkekten kanda ölçülen testosteron düzeyi, ölçen laboratuvarın ölçüm metoduna göre değişiklik gösterebilmekle birlikte, 300 – 800 ng/dl olarak hesaplanmıştır. Kandaki testosteron düzeyinin 300 ng/dl'nin altında hesaplanması halinde testosteron düşüklüğünden bahsedilir.

Testosteron kemik sağlığını destekler ve kas kütlesini arttırmaya da yardımcı olabilir.

Kadınlarda ise testosteron, yumurtalıklar tarafından üretilir ve adet döngüsü üzerinde etkisi vardır. Ayrıca kadınlardaki kas kütlesini ve kemik yoğunluğunu da etkileyebilir.

Kadınlarda, normal total testosteron değerleri genellikle daha düşüktür ve genellikle 15-70 ng/dL arasında olmalıdır. Yüksek testosteron seviyeleri, kadınlarda yüz ve vücutta aşırı kıllanma (hirsutizm) ve düzensiz adet döngüsü gibi sorunlara yol açabilir.

30 yaşından sonra erkek T seviyeleri yılda %1 ila %2 düşer ve sonunda 40'lı yaşlarında stabil hale gelir. Amerikan Üroloji Derneği'ne göre 300 ng/dL'nin altındaki seviyeler düşük veya eksik kabul edilir ve aynı zamanda hipogonadizm olarak da adlandırılır.️

Testesteron gün içinde en yüksek ve en düşük olduğu dönemler bulunmaktadır: Sabah saatlerinde en yüksektir… Akşama doğru düşmektedir. Bu nedenle kan testleri sabah 08.00-10.00 arasında yapılmalıdır.

Erkeklerde testosteron düşüklüğü belirtileri şunları içerebilir:

-Düşük seks dürtüsü

-Düşük enerji

-Erektil disfonksiyon

-Kilo almak

-Depresyon belirtileri

-Daha az saç büyümesi

-Daha ince kemikler

Kadınlarda testosteron düşüklüğü şu şekilde ortaya çıkabilir:️

-Zayıf konsantrasyon

-Düzensiz adet döngüsü

-Anemi

-Düşük seks dürtüsü

-Azalmış kemik gücü

Eğer yukarıda tanımladığım bulgular sizde de varsa Doktorunuzla konuşun ve Testesteronla birlikte diğer testlerinizi yaptırın…

Testesteronun vücudumuz tarafından kullanılabilmesi için serbest testesterona ve onunla birlikte zincir oluşturan albümin ve sex hormonu bağlayıcı globuline ihtiyacı vardır. Ayrıca serbest testesteronun kullanılabilirlik yüzdesi de önemlidir…

Eğer elimizde albümin, SHBG ve total testesteron düzeyleri varsa serbest testesteron ve kullanılabilir serbest testesteronun hesaplanması kolaydır ve bu amaçla kurulmuş hesaplamaların otomatik olarak yapıldığı web siteleri var.

Normal sınırlarda testesteronun olması mutlaktır ancak daha önemlisi serbest testesteronun ne kadarının kullanılabilir olmasıdır…

Testosteron düşüklüğünüz varsa seviyenizi yükseltmenin birçok yolu vardır.

Tedavi seçenekleri cinsiyetiniz ve ne kadar eksik olduğunuz gibi faktörlere bağlıdır, ancak genel olarak konuşursak, aşağıdaki stratejiler yardımcı olabilir:️

-Yüksek yoğunluklu aralıklı antrenman gibi belirli egzersiz türlerini yapmak

-Yeterli protein tüketmek ve daha fazla sağlıklı yağ tüketmek

-Stres ve kortizol seviyelerini en aza indirmek

-Çinko, D vitamini, zencefil veya palmetto gibi T üretimini destekleyen takviyeleri almak

-Kaliteli uykuya öncelik vermek

-Özellikle alımınız aşırı ise alkol tüketimini azaltmak

Eğer yukarıdaki tanımladığım yöntemlerle total ve serbest testesteronda eksiklik varsa ya da kullanılabilir serbest testesteron oranı saptanırsa ve eksiklik varsa testosteron replasman (yerine koyma) tedavisinden fayda görülebilir

Ancak bu süreçleri, üroloji, androloji veya endokrinoloji uzmanlarıyla yürütmek de fayda bulunmaktadır…

Metformin


Metformin
, son derlemelere baktığımızda güvenli ve ucuz bir molekül olduğu ve tip 2 diyabetin tedavisinde sıklıkla kullanılan bir ilaç olarak kullanıldığını görmekteyiz.

Primer görevi kandaki glukoz düzeyini azaltmaktır.

60 yıldır kullanılan bu molekülün bu süre zarfında yapılan farklı çalışmalarda sadece Şeker Hastalığına değil aynı zamanda Kanser ve Yaşlanma dahil Şişmanlık, Nörodejeneratif, Karaciğer,  Kalp-Damar ve Böbrek Hastalıklarında da faydaları olduğu gösterilmiştir.

Metformin sadece glukoz üzerinden değil bir çok moleküler mekanizma ile bu hastalıklarda olumlu yer aldığını görmekteyiz…

Metformin; hücresel düzeyde mitokondriler üzerinde, enerji molekülü olani ATP’yi azaltarak, AMP’nin arttırılmasını sağlayarak, Lizozom, ATPase enzim bileşikleri yoluyla glikoz ve lipid metabolizmasında ve enerji dengelenmesinde yer alır. 

Glukoneogenez genlerinin salgılanmasını inhibe ederek glukoz oluşumunu engeller.

Ancak halen bilinmeyen yönleri de bulunmaktadır…

En önemli rolü insülin ve insülin büyüme hormonu reseptörlerini inhibe etmesidir.

Ancak bu metforminin olumlu özelliklerinden faydalanmak için vücudumuza iyi bakmalı, egzersiz ve spor yapmalı, sağlıklı beslenmeli ve sağlıklı yaşamalıyız. Bunlar sağlıklı olmanın basit ve temel kuralları….

İşte metforminin yararları ve zararları hakkında bilgiler:

Yararları:

Kan Şekeri Kontrolü: Metformin, karaciğerin glikoz üretimini azaltarak ve vücut hücrelerinin insülini daha etkili bir şekilde kullanmasını sağlayarak kan şekeri seviyelerini düzenlemeye yardımcı olur. Bu, tip 2 diyabet hastalarında kan şekeri kontrolünü iyileştirir. İnsülin duyarlılığını arttırır, açlık insülin seviyesini azaltır.

İnsülin direncinin azalması: Metformin, hücrelerin insüline karşı olan direncini azaltır. Bu, vücuttaki insülinin daha etkili bir şekilde kullanılmasını sağlar ve kan şekeri düzeylerini düşürür.

Kilo Kontrolü: Metformin, kilo kaybına yardımcı olabilir. Diyabetli bireylerde bazen kilo alma eğilimi vardır ve metformin bu durumu engellemeye yardımcı olabilir. Çalışmalarda mitokondrial biyogenezisi arttırarak, yağ asiti alınmasını azaltarak, ısı oluşumunu stimüle ederek anti-obesite etkisini göstermektedir….

Kardiyovasküler Koruma: Metformin, kardiyovasküler hastalıkların riskini azaltabilir. Bazı çalışmalar, metformin kullanan tip 2 diyabet hastalarında kalp krizi ve inme riskinin azaldığını göstermektedir.

Tip 2 diyabetli gebeler, yemek sonrası oluşan şeker yükselmeleri (gestasyonel diyabet), polikistik over sendromunda etkilidir… 

Kaslarda glukoz kullanımını arttırır…

Son çalışmalarda Tip 2 diyabetli hastalarda barsak mikrobiotasına olumlu etkisi gösterilmiştir…

Farklı tümör hücrelerine, direkt ve indirekt moleküler mekanizmalarla etki ederek, tümör hücrelerinin büyümesi, yaşaması ve metastaz yapmasını engellediğine dair çalışmalar bulunmaktadır…Meme, Kan, Barsak, Endometrium ve Kemik Kanserleri…

DNA hasarını ve vücut içinde oluşan ROS’ları azaltarak, inflamasyonu ve otofajiyi azaltarak yaşlanmayı önleyebilir...Sinir Hücrelerinin hasarlanmasını azaltır… Şeker hastalığı olsun veya olmasın bu etkiler hücreler üzerinde gösterilmiştir….

Zararları:

Sindirim sorunları: Metformin, mide bulantısı, karın ağrısı, ishal ve iştah kaybı gibi sindirim sorunlarına neden olabilir. Bu yan etkiler genellikle hafif ve geçicidir, ancak bazı kişilerde daha ciddi olabilir.

Laktik asidoz: Metformin kullanımı nadiren laktik asidoz denilen ciddi bir yan etkiye neden olabilir. Laktik asidoz, kanınızdaki laktik asit seviyelerinin yükselmesine bağlı olarak tehlikeli bir şekilde düşük pH seviyelerine yol açabilir. Bu durum nadirdir, ancak belirtiler arasında kas ağrısı, hızlı solunum, halsizlik ve kusma bulunabilir.

B12 vitamini eksikliği: Uzun süreli metformin kullanımı, B12 vitamini emilimini etkileyebilir ve B12 vitamini eksikliğine neden olabilir. B12 vitamini eksikliği, anemi, sinir hasarı ve bilişsel sorunlara yol açabilir.

Karaciğer Üzerindeki Etkileri: Karaciğer vücudumuzun ana deposudur ve metabolizmanın ana yüklenicisidir. Bu nedenle her türlü olay ve metabolik organizasyondan etkilenmektedir. Metforminin olumlu etkileri bu organ üzerinde gözlenirken nadiren karaciğer fonksiyon bozukluğuna neden olabilir. Özellikle karaciğer problemleri olan bireylerde dikkatli kullanılmalıdır.

Metformin kullanırken ortaya çıkan herhangi bir yan etki veya endişe durumunda, bir doktora danışmak önemlidir. Sadece doktorunuz tarafından reçete edilen doz ve talimatları takip etmek gerekir.