Misyonum Sağlık ve BeslenmeBilgilendirme amaçlıdır; tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Magnezyum



Magnezyum

Vücutta en çok bulunan 4. katyondur. Magnezyum, insan vücudunda 300'den fazla enzim reaksiyonunda yer alır. Oldukça önemli bir mineraldir, çoğu kişide eksikliği bulunur… 

Magnezyum Ne İşe Yarar? Nerelerde bulunur?

Hareket ve sinir sistemi, yani kaslar ve sinirlerimiz, ruhsal durum, kan şekeri düzeyleri ve kan basıncının düzenlenmesi, kalp ritminin dengede olması, protein, kemik ve genetik materyalin yapımı, enerji üretimi ve bağışıklık sistemini desteklemek dahil olmak üzere vücuttaki birçok süreçte aktif ve önemli rol oynar.

Biyokimyasal reaksiyonların düzenlenmesinde hayati rolü bulunan magnezyum minerali enzim fonksiyonlarının sağlıklı kalmasını sağlar.

Organizmamız, magnezyum mineralini kendisi üretemez,  Bu nedenle gıdalar veya ilaç takviyesi ile alınması gerekir. Vücudumuzdaki magnezyumun yaklaşık %60’ı dişlerde ve kemiklerde, %39’u ise yumuşak dokularda bulunur. % 1’lik bir oranda kanda yer almaktadır. Magnezyum en yaşamsal organlarımız olan beyin ve kalpte diğer organlara oranla bakıldığında daha yoğunlukta bulunur.

 Kaç Çeşit Magnezyum Türü Vardır? Ne için Kullanılırlar?

Mg Glisinat: Vücudumuza alındığından diğer türlere göre kullanımı en iyi olanıdır. Biyoyararlanımı yüksektir. İshal ender görülür. Adet öncesi sancı, uyku düzensizlikleri, fibromiyalji, kas krampları ve anksiyetede etkilidir.

Mg Malat: Kronik yorgunluk ve fibromiyaljide tercih edilir. İnsülin direncini düşürür ayrıca hücrenin enerji ihtiyacına da destek olur.

Mg N-Asetil Taurinat: Beyin sağlığı açısından Mg ve Taurin önemli maddelerdir. Kan-beyin bariyerini geçerek beyinde etki gösterir. Uykuyu düzenler, migren ataklarının sayısını ve şiddetini azaltır. Yağ dokusundan kolay geçmesi nedeniyle hücre zarından kolayca geçerek hücre içi Mg seviyesini artırır.

Mg Sitrat: Biyoyararlanımı %30 civarındadır. Kullanıldığında ishal riski en fazla olandır. Kas ağrılarında kullanılanılabilir. Magnezyum eksikliği beraberinde şiddetli kabızlık da varsa tercih edilebilir.

Mg Oksit: Biyoyararlanımı çok düşüktür. Bağırsak temizliği amaçlı kullanılabilir.

Mg Hidroksit: Kabızlık tedavisinde kullanılır.

Mg Sülfat: Damar yolu ile kullanılır. Suda çözünen toz halinde de bulunur. Ağrıyan kasları rahatlatmak için su banyosu şeklinde kullanılabilir.

Mg L-Treonat: Biyoyararlanımı yüksektir. Kan-beyin bariyerini geçme özelliği bulunmaktadır. Uyku kalitesini artırmada, hafızayı güçlendirme ve odaklanmada etkilidir. Alzheimer hastalarında tercih edilir.

Magnezyum Eksikliği Nedir?

Mineral ve Vitaminlerin kanda test sonuçlarına göre eksiklikleri görüldüğü zaman dokularda son derece azalmışlardır. Kan değerlenin normal olması dokulardaki vitamin ve minerallerin eksik olmadığı anlamına gelmez. Bu nedenle diğer videolarımda da vurguladığım gibi hücresel beslenme önemlidir. Bu açıdan olaylara bakmak gerekir.

Magnezyum Eksikliği Niye Olur?

Magnezyum eksikliğinin en yaygın nedenleri arasında yetersiz beslenme, sık ilaç kullanımı, stres, böbreklerin doğru çalışmaması, karaciğer ve bağırsak hastalıkları gibi birçok problem olabilir. Magnezyum eksikliği, genellikle Alkali beslenme ve magnezyum takviyeleri alınarak giderilebilir.

Magnezyum Eksikliğine Yol Açabilen Nedenler:

Yanlış, dengesiz ve yetersiz beslenme

Stresli bir yaşam

Mide rahatsızlıkları

Alkol kullanımı

Diyabet

Gebelik

Süt üretiminde Mg’ye ihtiyaç arttığı için Emzirmede

İdrar söktürücü ve uzun süreli antibiyotik kullanımları

İleri yaş

Magnezyum Eksikliği Belirtileri Nelerdir?

Magnezyum eksikliğinde, kalsiyumun barsaklardan emilmesi de zorlaşır.  Kas kramplarına, adet öncesi gerginlik ve menopoz semptomlarına, yorgunluğa, depresyona, kas seğirmelerine, iştahsızlığa, mide bulantısı ve kusmaya, ve kalp ritminde bozukluğa neden olan bir elektrolit bozukluğudur. Bir mineraldeki eksiklik diğer minerallerin de dengesizliğine yol açar.

Kas gerginliği ve kas krampları

Kemik ağrıları ve Osteoporoz

Halsizlik ve enerji eksikliği

Kalp ritminde anormallik

Mide bulantısı ve kusma

Bacaklarda veya ellerde uyuşma ya da karıncalanma

Uyku kalitesinin düşmesi

Migren ve baş ağrısı

Kaygı ve stres gibi sorunlar

İştahsızlık

Adet dönemlerinin ağrılı olması

Odaklanmada güçlük

Felç geçirme riskinde artış

Kontrolü sağlanamayan diyabet

Duygu bozuklulukları

Magnezyum Eksikliğine Ne İyi Gelir?

Pazı, lahana ve ıspanak gibi yeşil yapraklı sebzeler

Fındık, ceviz, kaju, yer fıstığı ve badem gibi kuruyemişler

Somon ve yağlı balıklar

Deniz ürünleri

Kabak çekirdeği, Susam

Tam tahıllı ekmekler

Süt, yoğurt,

Bitter çikolata,

Doğal maden suları magnezyum açısından zengin ve doğal magnezyum kaynaklarıdır.

Ayrıca buğday, Chia, Haşhaş ve Balkabağı tohumları, muz ve avokado gibi meyveler,  barbunya, lima fasülyesi, esmer pirinç, soya fasülyesi de magnezyum eksikliğine iyi gelebilmektedir.

Magnezyumun Faydaları Nelerdir?

Magnezyum kas ve sinir sisteminin dengeli ve düzgün çalışması, kemik yoğunluğunun korunması, kan şekeri seviyesinin düzenlenmesi, yağ ve proteinlerin sindirimi ve enerji üretimi gibi çok sayıda metabolik süreçlerde yer alarak vücut için önemli fonksiyonların yerine getirilmesini sağlar. Eksiklikte yer alan bulgular ve semptomlar iyileşir. Ortaya çıkan hastalıklar eğer eksikliklerde kronikleşme söz konusu değilse, eksikliğin tamamlanmasından sonra normalleşme sürecine girebilirler.

Magnezyum Fazlalığının Belirtileri Nelerdir?

Günümüzdeki gıdalarda mineral değerleri düşük olduğu için beslenme ile magnezyum eksikliğini yerine koymamız neredeyse imkansızdır. Bu nedenle takviye gıdalar şeklinde alınmalıdır. Magnezyumun takviye olarak bilinçsizce aşırı alınması durumunda vücutta magnezyum fazlalığı görülebilir. Toksiktir. Onun dışında genellikle vücudumuzda eksiktir.

Magnezyum Fazlalığında Ne Olur?

Mide bulantısı ve kusma

İshal

Baş dönmesi

Kan basıncında düşme

Solunum güçlüğü

Kalp durmasına kadar giden durumlar gelişebilir.

Magnezyum Fazlalığının Nedenleri Nelerdir?

Böbrek hastalıkları

Takviye gıda alınımında aşırılık

İlaç kullanımları

Magnezyum takviyesi, birçok ilaç ile (kalp ilaçları ve antibiyotikler vb.) etkileşime girebilmektedir. Magnezyum takviyesi alınmadan önce mutlaka hekim görüşüne başvurulmalıdır. 

Günde Ne Kadar Magnezyum Alınmalıdır?

Dünya Sağlık Örgütü, sağlıklı bir birey için günde ortalama olarak 250-350 mg arasında Mg alınabileceğini önermektedir. Bir kişinin günde vücut ağırlığının kg'ı başına ortalama 5 mg magnezyum gerekir.

Kalori ve Kaloriye Dayalı Beslenme

 



Kalori ve Kaloriye Dayalı Beslenme

Isı ve Enerji Kalori ile hesaplanmaktadır. Acaba bu tükettiğim gıda kaç kaloridir? Ben bugün acaba kaç kalori ekstradan aldım? Bugün yaptığım yürüyüş ile kaç kalori verdim? gibi sorular gündelik hayatımızda çokça söylediğimiz ve duyduğumuz sorulardır….

Beslenme modellerinde en sık uygulanan yöntemdir, ama tüm gıda ürünlerinin kalorisini bilmek ve uygulamak kolay olmamakla birlikte bu yöntem alışkanlık haline getirilebilir…

Bu yöntemin asıl amacı yaptıklarımız ve yediklerimizin kalori cinsinden enerjilerini hesaplamaktır… Besinlerin enerji değeri ve bizim enerji ihtiyacımız ne kadardır? Aldığımız ve Harcadığımız enerji miktarlarını bilmektir….

Enerji iş yapabilme kapasitesidir…Normalde enerji birimi joule’dür. Ama joule kalori cinsinden hesaplanarak günlük hayatımızda kullanılmaktadır.

Gıdalardaki enerjiler vücudumuz metabolizmasında oksijen ile yakılarak ısıya ve enerjiye dönüşür…

Bu ortaya çıkan ısı kalori cinsinden değerlendirilir…

Yağlar, Proteinler ve Karbonhidratlar makro besinleri oluşturur. Biz bu 3 besinden kalori almaktayız…

En çok kalori üretimine katkı sunan yağlardır. İkinci sırada proteinler, üçüncü sırada ise karbonhidratlar vardır… Sırasıyla bunların potansiyel enerji değerleri 9,4; 5,7 ve 4,2 kkal/gram’dır.

Bunlar maksimum potansiyel değerlerdir. Ama vücudumuzdaki yapılanma ve işleyiş herkeste aynı olmadığı için bu değerlerin kullanımı kişiseldir… Bizler aslında bahsedilen bu değerlerden daha azını kullanmaktayız…Çünkü sindirilemeyen besin kayıpları ile birlikte metabolizmamız esnasındaki enerji kayıpları söz konusudur. Ama yine de kabaca bizlere bir örnek oluşturmaktadırlar…

Vücudumuza giren bu makro moleküllerden en fazla kayıp proteinlerin vereceği enerji miktarında yaşanmaktadır…Bu açıdan bakıldığında sırasıyla enerjisinden yararlanma seviyemiz en fazla yağda, ikinci sırada ise karbonhidrat ve proteinlerdedir….Burada karbonhidrat ve proteinin eşitlendiğini görmekteyiz…

Kişilerin enerji ihtiyaçları, temel olarak bazal metabolizma oranları, besinlerin termik etki miktarları, aktivitelere göre değişmektedir…

Bazal metabolizma kişi dinlenirken harcadığı enerjidir. Kişiden kişiye değişmekle birlikte 1000-2000 kaloridir. Vücudumuzda en çok enerji miktarını oluşturan durumdur. Besinlerin termik etki miktarları ise 50-100 kaloridir. Aktiviteler ise, bazal metabolizmaya eşdeğer enerjiler içerir. En önemlisi; büyüme çağındaki çocuklara gereken enerji miktarıdır. Ayrıca hamile olan ve emzirme dönemindeki kadınlar, sporcular, ağır işlerde çalışanlar gibi faktörleri bulunanlarda enerji miktarları değişmektedir….

Eğer vücudumuzda yağ birikiyorsa, aldığımız enerji miktarıyla harcadığımız enerji miktarı eşit değildir…Alınan enerji fazla ise yağa dönüşür ve birikir, şişmanlarız….Bunun tam tersi durumunda da zayıflarız…

Dikkatinizi çekmek isterim, Vücudumuzdaki kilo kaybını hesaplamada, 1 kg yağın oluşumu için yaklaşık 7000 kalorinin gerekli olduğunu bilmemiz gerekir. Bu demek oluyor ki  1 kg zayıflayabilmek için de vücudumuzda  yaklaşık 7000 kalorinin yakılması gerekir. Bunun sağlanması için de hiçbir kalorinin vücudumuza girmemesi gerekmektedir. Hesap basittir…Günlük aldığımız kalori miktarı ile karşılaştırma yaparak kendi durumunuzu ortaya koyabilirsiniz….

Vücudumuzda 1 kg kas kütlesi günde ortalama 30 kalori yakar… Bir kg yağ kütlesi de günde ortalama 6 kalori yakar…Bu nedenle yağa biriktirmeye değil kas yapmak için uğraş vermeliyiz…

Bazal metabolizmada yakılan enerji miktarı erkeklerde kas kütlesi daha fazla olduğundan kadınlara göre daha fazladır…Bazal metabolizma enerji ihtiyacı erkeklerde saatte vücuttaki kg başına 1 kkal, kadınlarda ise 0,9’dur. Örneğin; 55 kg ağırlığındaki bir kadında 1188 kkal/gün’dür. Ekrandaki formülle bazal metabolizma ihtiyacınızı kolaylıkla hesaplayabilirsiniz….(Erkekler için 1, kadınlar için 0.9 kkal /kg (saatte) X Kilonuz X 24 saat/gün)

Bazal Metabolizmamıza etki eden en önemli faktörler yaş, açlık ve aktivitelerdir…Yaş arttıkça bazal metabolizma oranı azalır…Yaşlandıkça en önemli faktör kasların erimesidir…Bu ise evde sandalye üzerinde bile yapılacak egzersizlerle önlenebilir bir durumdur…24 saat açlıkta bazal metabolizmamız en az %10 azalmaktadır…Bu nedenle aralıklı oruç tutmak, aralıklı su orucu yapmak, akşam yemeklerini yemeden yatmak ve yemek öğünlerinin azaltılması faydalıdır…

Çeşitli egzersiz ve aktivitelerde dakikada harcanan enerji miktarlarını ekranda görebilirsiniz…Harcanan günlük kalori miktarı 25-250 kalori arasında değişmektedir. Egzersizler; Bazal Metabolizma Hızlarını yükseltir. Farklı aktivitelerde enerjilerin hesaplanması 4 kategoriye göre yapılır: 1-Hareketsizlik, 2- Az Aktif, 3-Orta Aktif, 4-Aktif… Hareketsizlikte bazal metabolizma sadece %30 kadar artabilirken aktif durumda bu oran %100’ün üzerinde olur…

Toplam Alınması gereken enerji-kalori miktarından ne kadar fazla kalori alınırsa maalesef vücudumuzda yağ olarak birikecektir…

Bu nedenleri göz önünde tutacak olursak günlük alacağımız gıda maddelerinin ve fastfood tarzı ürünlerin kalori miktarlarını bilmemiz gerekmektedir…

Çocukluk döneminden erişkinlik dönemine kadar erkek ve kızlarda günlük alınacak kalori miktarları belirlenmiştir. Buna göre günde 1200 kalori alınması gereken yaşın 3 civarında olduğu,  günde 3200 kalori alınması gereken yaşın ise 18 yaş civarında olması gerektiği belirtilmiştir. 18 yaşından 80 yaşına kadar gereken günlük kalori miktarları hareketlilik durumuna göre değişmektedir. Buna göre yaş aldıkça kalori miktarının gittikçe düştüğü görülmektedir…Buna göre fazla kalori alındığında mutlaka size yağ dokusu artışı ve şişmanlık olarak geri dönecektir…

Bir sonraki yazımda görüşmek üzere; Sevgiyle kalın, Sağlıklı kalın ve Hoşcakalın...

Botoks

 



Botulinum toksini, Clostridium botulinum bakterisinin ve ilgili türlerin oluşturduğu nörotoksik bir proteindir.

Yaygın kullanılan adıyla Botoks, bu özelliklerinden yararlanılarak günümüzde en sık yüzdeki kırışıklıkların önlenmesi olmak üzere güzellik sektöründe ve ayrıca bir çok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır.

 Sinir sistemi uçlarından asetilkolin molekülünün salınımını önler, Tüm sinir sistemine zarar vererek ciddi sağlık problemlerine yol açar. Geçici ama solunum sistemi de dahil olmak üzere tüm vücudu etkileyen yaygın bir felce yol açar.  

Botulinum Toksini genellikle konservelenmiş gıdalarda bulunur. Botulizm belirtileri arasında kas güçsüzlüğü, görme bozuklukları ve yutma güçlüğü bulunur. Erken teşhis ve tedavi hayati önem taşır, çünkü bu durum solunum yetmezliğine ve hatta ölüme yol açabilir. Botulizm, doğru gıda saklama ve hazırlama teknikleriyle önlenmesi mümkün olan bir sağlık sorunudur.

Konserve ürünlerin tüketiminden 12 saat sonra zehirlenme belirtileri görülmeye başlar. Bulantı, kusma, çift görme, ishal, kabızlık, tansiyon düşüklüğü, vücutta şişme ve solunum problemi gibi belirtiler konserve zehirlenmelerinin başlıca semptomları içinde kendine yer bulur.

Botulizm toksini 80 derecede 10-30 dakika, 100 derecede ise 10 dakika kaynatılarak tahrip edilebilmesine rağmen, uygun olmayan koşullarda saklanan besinlerde yeniden üreyebilir.

Kapağı şişmiş, içinde gaz olan, kötü kokulu konserveleri yemeyin….

Botulinum Toksin (Botoks) Nedir, Nasıl Uygulanır?

İşte yukarıda anlattığımız geçici paralizi oluşturması nedeniyle medikal alanda yakınmaların, semptomların ve hastalıkların geçici süre tedavilerinde bu özelliğinden yararlanılmaktadır.

Botulinum Toksin içeriğine sahip ilaçlar uygulama yapılan kasın aktivitesinde geçici paralizi oluşturarak etki ederler. En çok bilinen kullanım alanı yüz kırışıklıklarının azaltılması olup bunun dışında terleme tedavisi, servikal distoni, aşırı aktif mesaneye bağlı idrar kaçırma, migren, anal fissür ve mide diğer kullanım alanları arasında yer almaktadır. Onaylı Botoks ilk olarak şaşılık tedavisinde kullanılmıştır. Botoks, Botulinum Toksininin ticari ismidir, Dysport, Refinex ve Masport gibi birçok marka bulunmaktadır…

Tabi ki günümüzde en sık kullanım alanı yüzde kırışıklıkların giderilmesi ve önlenmesi için yapılan uygulamalardır. 

Botulinum toksin güvenli midir?

Evet güvenlidir. Dünyada çok sayıda ülkede onaylı, üzerinde binlerce çalışma yapılmış ve makaleler yazılmış bir moleküldür. 25 yıldır kullanılmakta ve her yıl milyonlarca kişi bu uygulamaları güvenle tercih etmektedir. Estetik amaçlı botoks uygulamaları dünyada en çok yapılan estetik girişimlerin başında gelmektedir.

Botulinum toksin nasıl etki eder?

Botulinum toksin uygulandığı kaslarda geçici bir hareket kısıtlılığı oluşturur. Kasın tamamını değil, yapıldığı noktanın bir kaç cm çevresindeki kas dokusunu etkiler. Yüzde mimik kaslarına uygulandığında bu kasların hareketini zayıflatır ve kasın neden olduğu mimik çizgisinin derinleşmesini engeller. Çünkü kırışmamızın nedeni gereksiz veya fazla yaptığımız mimiklerdir ve bu kasların sürekli çalışması nedeniyledir.

Botulinum toksini içeren ilacın sulandırılmış çok küçük bir miktarı, deri içine veya hedeflenen kasların içine küçük bir iğne ile enjekte edilir. Hafif ağrılı bir işlemdir. Genellikle uyuşturma isteyen kişilere lokal anestezik kremler uygulanır. Ancak, hastaların çoğuna herhangi bir uyuşturma işlemine gerek kalmadan direkt olarak uygulanabilmektedir.

Botulinum toksin etkisi ne kadar sürer?

Uygulamadan yaklaşık 3-4 ay sonra güçlü kaslarda hareket geri dönmeye başlar. 4 aydan sonra zayıf kasların hareketi de başlar. 6 ay sonra ise etki tamamen ortadan kalkar. 4-6 ay arasında tekrarlanmasında fayda vardır. Düzenli Botoks uygulamalarında, kişi kaslarını fazla hareket ettirmemeyi öğrendiği için, artık daha az kırışacaktır. Düzenli uygulamalarla bu süre daha da uzayacaktır.

Botulinum toksin sonrası yüzde ifade kaybı olur mu?

Doğru teknik ve uygulamalardan sonra ifade kaybı olmaz. Botulinum toksin uygulamasının amacı yüzü ifadesizleştirmek değil, mimikleri yumuşatmak, yüze doğal ve güzel bir şekil vermektir. Botulinum toksin doğru teknik ve dozla yapıldığında yüze son derece doğal ve taze görüntü veren uygulamadır. Yanlış teknik uygulamalardan sonra kaşlarda ve göz kapağında düşüklük ortaya çıkabilir, bir süre sonra botoks etkisi geçince normal hale gelir…

Hayat boyunca kaç kez Botulinum toksin uygulaması yapılabilir?

Uygun doz, uygun teknik ve belli aralıklarla 3 aydan erken olmamak kaydıyla ömür boyu uygulanabilir.

Botulinum toksini etkisi geçince yüz daha mı kötü bir hal alır?

Hayır. Botulinum toksin uygulandığı sürece yüzde yeni kırışıklık oluşmasını ve kırışıklıkların derinleşmesini önler. Ancak etkisi geçince yüz eski haline gelir. Düzenli botoks uygulaması yüzün kırışıklık açısından yaşlanmasını önler.

Botoks uygulandıktan sonra nelere dikkat etmek gerekir?

Uygulama sonrası en az 4 saat boyunca uzanmamak ve eğilmemek gerekir. Gece yatarken sırt üstü ve 45 derece açıyla yatılmalıdır. İşlem sonrası botoks bölgelerine 24 saat boyunca ovalama, kaşıma, sürtünme veya basınç uygulanması önerilmez. 24 saat boyunca sıcak duş veya banyo yapmaktan kaçınmak gerekir. İşlem sonrası enjeksiyon bölgelerine en 2 saat boyunca makyaj uygulaması yapılmamalıdır.

Kreatin

 


Sporcuyum ya da Vücut Geliştirmek İstiyorum, Kreatin Kullansam Ne Olur?

Birçok sporcu ya da vücut geliştirmeciler gücünü ve performansını artırmak için kreatin takviyesi almaktadır. Haydi bakalım Kreatine hep birlikte kısa bir göz atalım….

Kasların doğru kasılması için vücudun doğal bir enerji kaynağı olarak kullanılan kreatinin büyük bir kısmı iskelet kaslarında depolanır ve fiziksel aktivite sırasında kullanılır.

Çoğunlukla kırmızı et ve balıkta doğal olarak bulunur. Besinlerdeki kreatin, takviye gıdalardan daha yavaş sindirilir…Kreatin çoğunlukla vücudumuzda %95 oranında kreatin fosfata çevrilir. Sentetik olarak da yapılabilir, çoğunlukla sporcularda ve yaşlılarda performansı ve kas kütlesini arttırmak için takviye gıda olarak kullanılabilir. Ağırlık kaldırma veya yüksek yoğunluklu egzersiz sırasında kasların enerji üretmesine yardımcı olur. Suplement formunda ekstra olarak kreatin alındığında vücudumuzdaki enerji kaynağı ATP hızlıca artar.

Bazı araştırmacılar başlangıç dozunda daha yüksek oranlar önermesine rağmen, çoğunlukla konunun uzmanları günde 3 gram kreatin alınmasının yeterli olduğunu söylerler. Yaşa ve VKİ’ne göre 5 grama kadar çıkılabilir…

Aynı zamanda; beyin bozuklukları, kalp yetmezliği, fibromiyalji, depresyon, şizofreni, Parkinson, kas ve sinir hastalıkları, cilt yaşlanması, mental keskinlik, multipl skleroz (MS) gibi hastalıkların tedavisinde da yarar sağlayacağı ifade edilmektedir. Aşırı dozda alındığında ishal ve mide bulantısı görülebilir. Böbrek sorunu olanlarda yan etkilere neden olma riski yüksektir.

Vücudu daha kuvvetli hale getirir, yaralanmaları önler, ekzersiz sonrası yenilenmeyi ve hasarlı dokunun tamirini ve vücut ısısında regülasyonu ve rehabilitasyonu sağlar. Bir sonraki egzersiz ve spora, vücut toparlanmış halde girer. Vücut kitlesinin büyümesine ve kasların gerginliğinin artmasına yardımcı olur.

Kreatin, sıvı retansiyonu, yani vücutta su tutulması etkisi yaratır. Kas hücrelerine vücuttaki suyu çeker. Bu çoğunlukla ilk 1 haftada meydana gelir. Daha çok normal önerilen dozdan daha yüksek alındığında oluşur. Ağırlık artışına yol açar, ama bu vücudun yağlanması değildir. Bir haftadan sonra bu olay normale dönecektir…

Kulanıcılar; her iki ayda bir 15 gün ara vermelidirler… Araştırmalar 5 yıla kadar herhangi bir yan etkiye rastlanmadığını göstermektedir ancak uzun süreli kullanımlarda daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır…

Kreatin, temel olarak egzersiz öncesi kullanılmalıdır…Egzersiz ve spor esnasında önceden ATP enerjisi ile desteklenmiş kasların çalışması daha da optimize olmaktadır.

Kreatin; yoğun, aşırı güç gerektiren çalışmalar, ağırlık kaldırma, vücut geliştirme, kas germe çalışmaları ve atletik performansı arttırmak için aktivite yapan kişilerde dozları aşmamak kaydıyla ve bir mentor eşliğinde rahatlıkla kullanılabilir…

Önerilen doz günde maksimum 5 gramın üzerinde ise kontrollü bir şekilde sağlık profesyonelleri ve mentorlarla bu süreçleri götürmek faydalıdır… Bazı durumlarda yükleme dozları gerekebilir.

Yaşa bağlı kas kaybı ve atletik performans için; yükleme dozları 4-7 gün boyunca günlük 20 gramdır. Bu sürenin ardından devam dozları günde 2-10 gramdır.

Kas gücü için ise; yükleme dozları 5-7 gün boyunca günlük yaklaşık 20 gramdır. Ardından günde 1-25 gram arasında değişen devam dozları alınır.

Çocuk ve gençlerde, hamilelerde kullanımıyla ilgili araştırmalar yetersizdir…

Kimler kreatin kullanmamalı?

Böbrek rahatsızlığı olan veya böbrek hastalığı riski taşıyanlara ve diyabetli kişilere kullanmamaları tavsiye edilir.

Bipolar bozukluk sorunu olanlarda manik nöbetleri artırabileceğine dair endişeler vardır.

Hamilelik ve emzirme döneminde güvenliği onaylanmamıştır…

Kilo alımına neden olduğundan, belirli ağırlık kategorilerini hedefleyen sporcuları olumsuz etkileyebilir.

Kreatinin faydaları

-Atletik performansı arttırır

-Vücudun daha fazla enerji üretmesine katkı yapar, yüksek yoğunluklu antrenmanlarda (HIIT) dayanıklılık performansını artırır.

-Sprint ve ağırlık kaldırma gibi kısa enerji patlamasına ihtiyaç duyan sporculara yarar sağlar.

-Kas kütlesini arttırır

-Yaşa bağlı kas kaybını azaltır, kas kütlesinin korunmasına yardımcı olur, kas kuvvetini arttırır.

 Aşağıdaki Durumlarda Kas Kazanmamıza Yardımcı Olur:

-Kas onarımına ve gelişimine yardımcı olan hücre sinyalleşmesini arttırır.

-Yağsız kas kütlesinin büyümesini artıran protein sentezine yardımcı olur.

-Yoğun egzersiz sırasında ATP depolarını hızla yeniler ve yorgunluğu önler.

-Hormonları arttırır.

-Kas hücrelerindeki suyu yükseltir.

-Yeni kas gelişimini engelleyen yüksek myostatin seviyelerini azaltır.

-Yaralanma sonrası hasarı onarır

-Yoğun direnç antrenmanından sonra antioksidan etkisiyle kas kramplarını azaltır, beyin ve diğer yaralanmalarda iyileşme sürecini hızlandırır.

-Kreatin eksikliğine neden olan hastalıkların tedavisine yardımcı olur

Eksikliğe neden olabilecek hastalıklar ve pozitif etkinliği olan durumlar:

-Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH)

-Konjestif kalp yetmezliği

-Diyabet

-Multipl skleroz (MS)

-Fibromiyalji

-Osteoartrit

-Görme kaybı

-Kas distrofisi, kas atrofisi, polimiyozit gibi kas hastalıkları

-Depresyon semptomlarını azaltır

-Araştırmalar majör depresyon sorunu yaşayan kadınlarda antidepresan etkilerini arttırdığını ve komorbid metamfetamin bağımlılığı durumlarında terapötik bir yaklaşım olabileceğini göstermektedir.

-Cilt yaşlanmasını önler

-Çalışmalar, kreatin-folik asit içeren bir kremin güneş hasarını iyileştirdiğini, sarkmaları ve kırışıklıkları azalttığını gösteriyor.

-Beyin fonksiyonlarını korur

-Yaşlı yetişkinlerde hafıza, konsantrasyon, dikkat gibi bilişsel gelişimi destekler ve zihinsel performansı arttırır. Beyindeki fosfokreatin depolarını arttırarak beyin sağlığını iyileştirir ve nörodejeneratif hastalıkları önler.

En iyi araştırılmış, sindirimi kolay, ucuz ve etkili form kreatin monohidrat’tır. Toz, kapsül, jel, şeker, sakız gibi çeşitli formlarda mevcuttur;  spor içeceklerinin yaygın bileşenidir. Çoğunlukla toz formu hızlıca barsaklardan emilip dolaşıma geçtiği için tercih edilmektedir…

Kreatin neden yükselir?

Aşırı takviye kullanımı, alkol, dehidrasyon, kas travması, arı sokması, yanıklar, yüksek miktarlarda  protein tüketimi ve ağır spor sebebiyle yükselebilir. Aynı zamanda miyokard infarktüsü, serebrovasküler olaylarda, miyozit, polimiyozit ve hipotiroidi gibi bazı hastalıklar da seviyenin artmasına neden olur.

Kreatin yüksekliği tehlikeli mi?

Kreatin dokularda iyi düzenlenir ancak kullanılmadığı takdirde kanda atık ürün kreatinin birikebilir ve gastrointestinal sorunlara neden olabilir. Diyabet veya hipoglisemi hastalarını etkileyebilecek düşük kan şekerine yol açar ve tansiyonu yükseltebilir. Böbrekleriniz sağlıklıysa, herhangi bir hastalığınız yoksa, yeterince aktifseniz önerilen şekilde kullanıldığında, kısa veya uzun vadede zararı olduğuna dair bilimsel kanıt yoktur.

Kreatinin zararları ve yan etkileri

Kreatinin kafein ve tamamlayıcı efedra ile birleşimi sporcularda inme riskini artırabilir.

Böbreklere zarar verebilecek siklosporin, aminoglikozitler, steroid olmayan anti-enflamatuar ilaçlarla birlikte alınması böbrek hasarı riskini artırabilir.

Yüksek dozlarda alınırsa karaciğere, böbreklere veya kalbe zarar verebilir.

FDA tarafından henüz onaylanmamıştır; çoğu insan için küçük miktarlarda güvenli olabilir, ancak uzun süreli güvenliği kanıtlanmamıştır.

Uykudan önce alındığında huzursuzluğa neden olabilir.

Araştırmalar yetişkinlere kıyasla çocuklarda ve ergenlerde daha az etkili olabileceğini göstermektedir.

Yeterli su olmadan alındığında mide krampları; yüksek dozlarda kas krampları, mide bulantısı, ishal, baş dönmesi, karın ağrısı, su kaybı ve ateş görülebilir.

Kilo artışına neden olabilir.

Kullananlarda; belirli aralıklarla böbrek fonksiyon testi dahil genel testlerin yapılması mutlaka gereklidir…


 

Aflatoksin

Aflatoksin 

Toplum ve Hayvan Sağlığı için çok ciddi bir durumdur… Bu nedenden dolayı azami düzeyde yediğimiz ve içtiğimiz ürünlerin aflatoksin bulaşması olup olmadığına dikkat etmemiz gerekmektedir…Bulaşma gerçekleştiğinde sadece insan ve hayvan sağlığına değil aynı zamanda ciddi ekonomik kayıplara da neden olmaktadır… 

Aflatoksinler; bazı mantar türleri özellikle Aspergillus gibi küfler tarafından üretilen mikotoksin dediğimiz metabolitlerdir. Kötü ve ciddi derecede zarar veren moleküllerdir. 400 çeşit mikotoksinler arasında en zararlısı Aflatoksinlerdir. 

Aflatoksinler; tahıllar, yağlı tohumlar, kuruyemişler, kahve ve baharatlar, etler, süt ve süt ürünlerini içeren pek çok gıda ile hayvan yemlerinde yaygın olarak bulunabilen toksinlerdir.

Aflatoksinler, insanlara kontamine gıdalar ve kontamine yemlerle beslenen hayvanlardan elde edilen ürünler aracılığıyla ulaşarak akut veya kronik toksisiteye neden olabilmektedir. Toksisite derecesini maruziyet düzeyi, kısa veya uzun dönem, yaş, cinsiyet, beslenme tarzı ve bazı sağlık faktörleri etkilemektedir.

Aflatoksinlerin bugüne kadar tanımlanmış sayısı 18 çeşittir ve Akut dönemde meydana gelen ölümlerden, kronik hastalıklara kadar geniş bir yelpazede etki etmektedir.

Aflatoksinlerin toksik, kanserojenik, teratojenenik, hepatotoksik ve mutajenik olduğu yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Hepatit, kronik gastrit, Reye sendromu ve böbrek hastalıkları gibi bir çok hastalığa neden olurken, aynı zamanda böbrek, akciğer, karaciğer ve kolon kanserleri başta olmak üzere Grup 1 derecedeki kanserlere neden olduğu bilinmektedir…

Aflatoksin insan kordon kanında da bulunmuştur, dolayısıyla hamilelikte anneden bebeğe de geçmektedir…

Dolaşıma geçen aflatoksinler başlıca Karaciğer ve Kaslara gelirler. Vücuda giren aflatoksinin %75'lik kısmı ilk 24 saat içinde dışkı, %15-20'lik kısmı idrarla ve geri kalanı da değişmemiş ya da metabolitleri halinde sütle atılırken; %5-6'lık kısmı karaciğerde tutulur.

Akut zehirlenmelerde genellikle sarılık, iştahsızlık, hemolitik anemi ve ishal görülür…

Gıda güvenliği açısından ciddi riskleri olan Aflatoksin, düzeyi yüksek ürünlerin yenmesi, ya da hayvanlara verilmesi hem hayvan hem insan ve hem de toplum sağlığı açısından son derece zararlıdır. Bu nedenle uluslararası standartlarda belirlenmiş üst sınır değerler bulunmaktadır. Bu değerlerin aşılmaması önerilmektedir.

Eğer küf kontaminasyonı varsa, kontamine olan gıdaların aflatoksinlerden tamamen arındırılması da pek mümkün görünmemektedir. Ayrıca; vücudumuza alınan Aflatoksinin detoksifikasyonunun tam ve yeterli olmaması nedeniyle, üretimden son tüketiciye ulaştırılması esnasına kadar ki tüm süreçlerde bulaşmanın kontrol altında tutulması gerekmektedir.

Aflatoksin maalesef, genellikle izin verilen miktarın azıcık üzerindeki eser miktarlarda bile etkili, uçuculuğu az, teknolojik işlemlere ve sıcaklığa karşı dirençlidir. Bu nedenle her ülkede belirli analiz programları ile denetimler yapılmaktadır…

Aflatoksinler hasat, kurutma, depolama, gıda ve yem halinde ürünü işleme aşamasında oluşabildiği gibi ürün tarlada veya bahçede gelişirken de meydana gelebilmektedir…Aflatoksinli ürünler, küflenmiş, renk değiştirmiş, kabarcıklar oluşturmuş şekilde olmasına rağmen kesinlikle sadece laboratuvar testleri yapılarak aflatoksin içerip içermediği anlaşılabilir…

Aflatoksinlerin yapısal olarak parçalanması, degradasyonu veya inaktivasyonu kimyasallarla mümkündür. Özellikle de sodyum hipoklorit, klorindioksit, klorin gazı, hidrolitik ajanlardan organik ve inorganik asitler ve sodyum hidroksit, amonyum hidroksit ve potasyum hidroksit gibi alkaliler ile degradasyon sağlanabilmektedir. Bu kimyasalların bir kısmı gıda endüstrisinde kullanılmasına rağmen çoğu toksik kalıntı bıraktığından, besin içeriğine zarar verdiğinden, tat, koku, renk, tekstür ve ürünün fonksiyonel özelliklerini etkilediğinden kullanılmaları da maalesef uygun değildir.

Mikrodalga ile ısıtma, ozon ile muamele (ozonlama) veya amonyak gibi birçok fiziksel ve kimyasal yöntemler aflatoksin ile kontamine olmuş gıdaların detoksifikasyonu için tavsiye edilmektedir. Son zamanlarda gıdalarda aflatoksin detoksifikasyonu için bir oksidasyon yöntemi olan ozonlama geliştirilmiştir. Ozon veya triatomik oksijen (O3), güçlü bir dezenfektan ve oksitleyici ajandır.

Mikotoksinler, gama (γ) ışınları radyasyonu ile inaktive olabilmektedirler. UV ye radyasyonuna da duyarlıdırlar.

Ancak, hepimiz bilmeden maalesef bu toksinlere kronik düzeyde maruz kalmaktayız. Vücudumuzda birikmekte ve yukarıda tanımladığım kronik hastalıklara neden olmaktadır. Uzun vadede düşük dozda aflatoksine maruz kalınması çok tehlikeli sonuçlara neden olabilmektedir. Bu nedenle toplum sağlığı açısından tarladan başlayarak tüketiciye kadarki süreçlerde mikotoksin kontaminasyonunun önlenmesi daha önemlidir.

Az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde besinlerin yaklaşık %25’inin mikotoksinlerle ve metabolitleriyle kontamine olduğu görülmektedir…

Bu toksinlerin her ne kadar ağızdan besin yoluyla alınması bilinmekle birlikte, bu küflerin sporlarının hem solunum hem de deri ile temas yoluyla geçebileceği unutulmamalıdır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da eğitimler verilmelidir…

Aflatoksin bulunması muhtemel riskli gıdalar için ise genel olarak maksimum değerler AFB1, toplam Aflatoksin ve AFM1 için sırasıyla 5,0; 10,0 ve 0,5 µg/kg olarak belirtilmektedir…

Aflatoksinleri detoksifiye eden bir adsorbanla tedavi gibi çeşitli diğer teknikler kullanılmıştır. Adsorbanların kullanımı, ikincil metabolitlerin üretimini azaltarak gıdanın raf ömrünü artırabilir. Gıdalardaki bazı aflatoksinlerin detoksifikasyonu, gıda maddelerinin sorbentler, killer ve aktif karbonlarla işlenmesiyle sağlanabilir. Farklı inorganik bileşikler ve bunların ürünleri, örneğin hidratlı sodyum kalsiyum alüminosilikatlar ve fillosilikatlar, bentonit, zeolit ​​ve silikatlar da aflatoksinlerin başarılı detoksifikasyon ajanları olarak rapor edilmiştir…

Sevgili okuyucular, yediklerimize içtiklerimize bunların nereden geldiğine lütfen sağlığımız için dikkat edelim….Aflatoksinsiz gıdalarla beslenelim. Özellikle aynı ürünleri uzun vadede kullanıyorsak, sizleri bugünden itibaren

Aflatoksin
açısından bu ürünleri gözden geçirmeye davet ediyorum….

Damar Sağlığı

 

Damar sağlığımızın iyi olması, vücudumuzdaki kan damarlarının sağlıklı bir şekilde işlev görmesi ve kan dolaşımının sorunsuz bir şekilde gerçekleşmesi anlamına gelir. Damar sağlığının korunması önemlidir çünkü damarlar, oksijen ve besinleri vücudun farklı bölgelerine taşırken ortaya çıkan başta karbondioksit olmak üzere tüm atık ürünlerin uzaklaştırılmasını sağlar.

Sağlıklı bir damar, damar sertliği olmayan, kireçlenmemiş, plaklarla tıkalı olmayan veya pıhtı üretmeyen, çapı daralmamış damarlardır…

Damar sağlığını korumak için aşağıdaki adımları takip etmek faydalı olabilir:

Sağlıklı Beslenme: Dengeli bir beslenme planı, damar sağlığı için önemlidir. Yeterli miktarda sebze, meyve, tam tahıllar, düşük yağlı proteinler ve sağlıklı yağlar içeren bir diyet tercih edin. Aşırı tuz, şeker ve doymuş yağ alımını sınırlamak da önemlidir. Kısacası; Alkali yaşam birinci sırada yer almalıdır…

Fiziksel Aktivite: Düzenli olarak egzersiz yapmak, damar sağlığını destekler. Aerobik egzersizler, ve Kardiyo egzersizleri kardiyovasküler sistemini güçlendirir ve kan dolaşımını artırır. Haftada en az 150 dakika orta şiddette aerobik egzersiz yapmaya çalışın. Günde en az 30 dk yürüyüş yapın…

Sigara İçmeyin: Sigara içmek, damar sağlığına ciddi zararlar verir. Sigara içmek, damarların daralmasına ve plak birikimine yol açarak kalp hastalığı riskini artırır. Sigara içiyorsanız, mümkün olan en kısa sürede bırakmanız önemlidir.

Kan Basıncını Kontrol Edin: Yüksek kan basıncı, damarlar üzerindeki stresi artırarak damar sağlığını olumsuz etkiler. Düzenli olarak kan basıncınızı kontrol ettirin ve yüksekse doktorunuzun önerdiği şekilde tedavi edin.

Kolesterol Seviyelerini İzleyin: Yüksek kolesterol seviyeleri, damarlarda plak birikimine neden olarak damar tıkanıklığına yol açabilir. Sağlıklı bir beslenme planıyla birlikte kolesterol seviyelerinizi izlemek önemlidir. Gerekirse doktorunuzun önerdiği ilaçları kullanın.

Stres Yönetimi: Kronik stres, damar sağlığını olumsuz etkileyebilir. Stresi yönetmek için rahatlama tekniklerini deneyebilirsiniz, bunlar arasında derin nefes alma, meditasyon, yoga gibi teknikler veya hobilerle vakit geçirme gibi uğraşlar bulunur.

Doktor Kontrolleri: Düzenli olarak doktorunuzla randevular ayarlayarak genel sağlık durumunuzu izlettirin. Damar sağlığınızı değerlendirmek için kan basıncı, kolesterol seviyeleri ve yaşınıza uygun diğer testleri yaptırın.

Unutmayın, damar sağlığı korunması gereken bir süreçtir ve yaşam tarzı değişikliklerini içerir. Bu adımları takip etmek, damar sağlığınızı destekleyerek kalp hastalığı ve diğer damar hastalıkları riskini azaltabilir. Damar sağlığı normal olan kişilerde diğer hastalıklar ve problemler daha az ortaya çıkar….

Damar sağlığıyla ilgili olarak,

Nitrik oksit (NO) molekülü önemli bir rol oynamaktadır. Nitrik oksit, damar endotelinin hemen altında üretilen bir gazdır ve damarların ritmik kasılmasını ve genişlemesini sağlayarak kan akışını artırır, pıhtılaşmayı ve tıkanıklığı engeller. Bu nedenle, nitrik oksit, damar sağlığı ve kardiyovasküler fonksiyonlar açısından büyük öneme sahiptir.

Kan Basıncı Kontrolü: Nitrik oksit, damarların genişlemesine yardımcı olarak kan basıncını düşürmeye yardımcı olur. Bu, hipertansiyon (yüksek kan basıncı) riskini azaltır.

Kan Pıhtılaşmasını Önleme: Nitrik oksit, pıhtı oluşumunu önleyerek damarların tıkanmasını engeller. Bu, damarlarda kan akışının düzenli kalmasını sağlar ve tromboz riskini azaltır.

İnflamasyonu Azaltma: Nitrik oksit, inflamasyonu kontrol etmede rol oynar. İnflamasyon, damarların hasar görmesine ve ateroskleroz adı verilen plak birikimiyle sonuçlanabilecek bir süreçtir. Nitrik oksit, damarların iç yüzeyini koruyarak inflamasyonu azaltır.

Omega-3 yağ asitleri, damar sağlığı için önemli olan bir grup yağ asididir. Özellikle, eikosapentaenoik asit (EPA) ve dokosaheksaenoik asit (DHA) omega-3 yağ asitleri, damar sağlığını koruma ve kalp hastalığı riskini azaltmada etkili olduğu bilinmektedir. 

İşte omega-3 yağ asitlerinin damar sağlığı üzerindeki olumlu etkileri:

İnflamasyonu Azaltma: Omega-3 yağ asitleri, vücuttaki inflamasyonu azaltır. Kronik inflamasyon, damarlarda hasara neden olabilir ve ateroskleroz (damar sertliği) gelişimine katkıda bulunabilir. Omega-3 yağ asitleri, inflamasyonu kontrol altında tutarak damar sağlığını destekler.

Kan Basıncını Düşürme: Omega-3 yağ asitlerinin kan basıncını düşürme etkisi vardır. Yüksek kan basıncı, damarların zarar görmesine ve kalp hastalığı riskinin artmasına yol açabilir. Omega-3 yağ asitleri, kan damarlarının genişlemesini sağlayarak kan basıncını düşürmeye yardımcı olur.

Trigliserit Seviyelerini Azaltma: Omega-3 yağ asitleri, trigliserit adı verilen kan yağları seviyelerini azaltır. Yüksek trigliserit seviyeleri, damar sağlığını olumsuz etkileyerek ateroskleroz riskini artırır. Omega-3 yağ asitlerinin trigliserit seviyelerini düşürerek damar sağlığını korumaya yardımcı olduğu gösterilmiştir. 

LDL Kolesterolü Kontrolü: Omega-3 yağ asitleri, LDL (kötü) kolesterol seviyelerini düşürmeye yardımcı olabilir. Yüksek LDL kolesterol seviyeleri, damar tıkanıklığına ve kalp hastalığına yol açabilir. Omega-3 yağ asitleri, LDL kolesterolünün oksidasyonunu önleyerek ve HDL (iyi) kolesterol seviyelerini artırarak damar sağlığını destekler.

Antioksidanlar, damar sağlığı için önemli olan bir grup bileşiktir. Antioksidanlar, serbest radikaller adı verilen zararlı moleküllerin neden olduğu oksidatif stresi azaltarak hücrelerin ve dokuların korunmasına yardımcı olurlar. Damar sağlığı üzerindeki olumlu etkileri şunlardır:

İnflamasyonu Azaltma: Antioksidanlar, vücuttaki inflamasyonu azaltabilir. Kronik inflamasyon, damarların hasar görmesine ve ateroskleroz gelişimine katkıda bulunabilir. Antioksidanlar, inflamasyonu azaltarak damar sağlığını destekler.

Damarların Genişlemesini Teşvik Etme: Bazı antioksidanlar, damarların genişlemesini teşvik eder. Bu, kan akışının artmasını sağlar ve damarların daha esnek olmasına yardımcı olur. Özellikle, nitrik oksit gibi antioksidanlar damarların genişlemesini sağlar.

LDL Kolesterolün Oksidasyonunu Engellemek: Antioksidanlar, LDL (kötü) kolesterolün oksidasyonunu engelleyebilir. Okside LDL kolesterol, damarların iç yüzeyine zarar vererek ateroskleroz oluşumuna katkıda bulunur. Antioksidanlar, LDL kolesterolün oksidasyonunu önleyerek damar sağlığını destekler.

Kan Pıhtılaşmasını Önleme: Antioksidanlar, kan pıhtılaşmasını engelleyebilir. Kan pıhtıları, damar tıkanıklığına ve kalp krizi veya inme gibi ciddi sorunlara yol açabilir. Antioksidanlar, kanın daha akışkan kalmasını sağlayarak damar sağlığını korur.

Beslenme düzeninizde antioksidan açısından zengin besinlere yer vermek damar sağlığınızı destekleyebilir. Bunun yanı sıra, zararlı alışkanlıklardan uzak durmak ve sigara içmemek, alkolü abartmamak, düzenli egzersiz yapmak, stresi yönetmek ve sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürmek de damar sağlığınızı korumak için önemlidir.

Ve Damar yapısının korunmasında kolajenin de önemli olduğunu belirtmek isterim….

Bu konularla ilgili daha önce yayınlamış olduğum diğer videolarımı izlemeyi unutmayın…

Ayrıca Sodyum, Magnezyum, Kalsiyum ve Potasyum minerallerine de dikkat edelim…

Günümüzde endüstriyel ve fastfood tarzı beslenme modellerindeki artış, alkali beslenmenin az olması veya hiç olmaması ve gıdalarımızdaki besin değerlerinin azalmasından dolayı takviye ürünler/food supplementler alarak damar sağlığımızı koruyabiliriz…Yine de, herhangi bir gıda takviyesi kullanmadan veya beslenme düzeninizde değişiklik yapmadan önce bir sağlık profesyoneline danışmanız önemlidir.

Prostatik Spesifik Antijen (PSA)

PSA (Prostatik Spesifik Antijen)

Hepimizin bildiği gibi Prostat konusu erkekler için bir kabustur.

İdrar yakınmaları varsa doktora gidilir, ama eğer idrar yakınmanız yoksa ne yapmalı?

İdrar yakınmaları olsun ya da olmasın 50 yaşına doğru prostat için mutlaka değerlendirme yaptırılmalıdır.

Prostat hücreleri, Prostatik Spesifik Antijen kısa adıyla PSA salgılar. PSA, meninin kıvamını düzenleyen bir enzimdir. Salgılanan PSA’nın büyük bir kısmı spermlerle birlikte atılır. Az bir kısmı ise kana geçer. PSA'nın kandaki normal değeri yaşa ve prostat büyüklüğüne bağlı olarak değişmekle birlikte üst sınırı ortalama 4 ng/ml olarak kabul edilir.

PSA değerinin artmasının nedeni; prostatın kanallarının ve epitelinin yapısının bozulduğu durumlarda kana normalden daha fazla oranda geçmesidir. Prostat bezinin yapısının bozulduğu durumlar genellikle iyi huylu prostat büyümesi, prostat iltihaplanması ve prostat kanseridir. Bunların haricinde; prostat hastalıklarının dışında da PSA yükselmeleri oluşabilir…Örneğin İYE, mesane enfeksiyonları, taş hastalıkları, ürogenital sistemde yapılan girişimler, sonda takılması, üretra hastalıkları, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, travmalar gibi…

Bu durumların içinde en önemlisi prostat kanseridir. Prostatın içinde kanser hücreleri büyürken hiçbir belirti vermeyebilir. Bu nedenle 50 yaşından sonra belirli aralıklarla PSA testi yaptırılmalıdır.

PSA, yukarıda da anlattığım gibi prostat bezine özgü bir moleküldür, yani kansere veya başka hastalıklara özgü bir parametre değildir. Bu nedenle PSA sonuçları sizleri psikolojik olarak etkilememeli, bir uzman tarafından değerlendirilmelidir.

Örneğin; literatürlere baktığımızda PSA değerinin 1 ng/ml nin altında olduğu çok düşük değerlerde bile %6.6 hastada prostat kanseri bulunabilmektedir. Bununla birlikte PSA değeri arttıkça kanseri yakalama şansı artmaktadır. PSA: 3,1 - 4 ng/ml arasına ulaştığında hastaların %26,9'sında prostat kanserine rastlanmaktadır.

Tek başına PSA düzeyinin yüksekliği ile prostat kanseri tanısı konulamaz. PSA yüksekliği yalnızca prostat kanseri riskini gösterir. Prostat kanserinin kesin tanısı biyopsi ile konur. Biyopsi için de dünya standartları gereği 4 mg/dl ve üzeri PSA değeri varsa ve enfeksiyon bulgusu yoksa biyopsi yapılması önerilmektedir. Ancak istisnalar olabilir. Örneğin, 1. Derece akrabalarında prostat kanseri olan kişilerde biyopsiler için bu kriterler aranmayabilir. Bu kişilerde yapılacak diğer ileri testler ile PSA birlikte değerlendirilmelidir.

İdrar yolu veya prostat enfeksiyonları PSA değerini yükseltebilir. Bu yüzden PSA değeri yüksek olan hastalarda olası prostat iltihabı için antibiyotik verilip, daha sonra PSA kontrolü şeklinde bir uygulama yaygındır. Yani her PSA yüksekliğinde biyopsi yapılmaz…

PSA hangi aralıklarla baktırılmalıdır? Normal koşullarda ilk PSA’ya 50 yaşında baktırmak uygundur. Bir istisnası var: Eğer 1. Derece akrabalarda prostat kanseri varsa genetik risk ve yatkınlıktan dolayı erken tanıya yönlenebilmemiz için 40 yaşında ilk PSA bakılmalıdır.

50 yaşında PSA baktırdık. Normal sınırlarda olduğu görüldü. Ne yapalım? Sık sık PSA bakılmasına gerek yoktur. 3-4 yıl sonra tekrarlamakta fayda vardır. Eğer yine normal ise yine 3-4 yıl sonra baktırabiliriz. Ancak ilk PSA’mız ve ikinci tekrardan yaptırdığımız PSA, üst sınırlara yakınsa 1-2 yıl içinde tekrardan bakılması uygundur.

Eğer dalgalanan bir PSA’nız varsa muhtemelen sıkça prostat enfeksiyonu veya idrar yolu enfeksiyonu geçiriyorsunuz demektir. Gittikçe artarak yükselen bir PSA durumunda ise mutlaka bir üroloji uzmanına görünmenizi tavsiye ederim. İleri testlere ve biyopsiye ihtiyaç ortaya çıkmış olabilir…

Evet Sevgili Dostlar, PSA; erkekler için önemli bir belirteçtir. Prostat hastalıklarının tanısı, tedavisi ve takibinde önemli bir moleküldür. PSA’nıza baktırmayı ve eğer problem olduğunu düşünüyorsanız işin uzmanına görünmeyi ihmal etmeyin…